0
Yorum
3
Beğeni
5,0
Puan
37
Okunma
Gökyüzü, kurşuni bir hırka gibi giyinmişti adanın üzerine. Deniz, hırçın bir çocuk gibi kıyıları dövüyor; rüzgâr, çam dallarında ıslık çalıyordu. Kalpazanlık’a doğru yürüyordum. Cebimde ellerim, kafamda hiçbir yere varmayan düşünceler… Yolun kenarında, yağmurun altında sırılsıklam bir ihtiyar sokak köpeği. Adı Kömür’dü. Dünya umurunda değildi; çenesini patilerinin üzerine koymuş, öylece batan günü izliyordu. Yanına çöktüm, tüylerini okşadım. "Dünya böyle Ali," der gibi baktı bana. "Islanıyoruz ama geçecek."
Tam o sırada, rüzgârın şiddetiyle yol kenarındaki ahşap köşkün kapısı gürültüyle açıldı. Bahçeden dışarıya kâğıtlar saçıldı. Beyaz çizgili defter sayfaları… Çamurlu su birikintilerine doğru savruluyorlardı.
Koştum. Kömür de arkamdan havlayarak fırladı. Sayfalardan birini tam suya gömülecekken havada yakaladım. Üzerinde aceleyle yazılmış dizeler… Mürekkebi yağmur damlalarıyla yer yer dağılmıştı ama okunuşundaki o sitemkâr eda yerli yerindeydi.
"Affedersiniz! Çok özür dilerim!"
Sesin geldiği yöne döndüm. Köşkün bahçe kapısında, eski bir yün hırkanın içinde, gözlüklerinin arkasından telaşla bakan bir kadın. Ayaklarındaki takunyalardan birini aceleden yolda düşürmüştü bile. Saçları tel tel yüzüne yapışmıştı.
Yerdeki diğer iki sayfayı da toplayıp ona yürüdüm. Avucumdaki ıslak sayfaları uzatırken gözüm parmaklarındaki mürekkep lekelerine takıldı. Yazıyla dertleşen elleri tanırdım; o eller telaşlı olurdu, o eller yalnız.
"Şiirleriniz," dedim, sesim rüzgârda boğularak. "Suya kavuşmadan yakaladık Kömür’le."
Sayfaları aldı, göğsüne bastırdı. Kaçıp gidecek bir kuşu tutar gibi sıkı sıkı… O an yüzüme baktı. Gözlerinde, yazdıklarının bir yabancı tarafından okunmuş olmasının verdiği o mahcup, o tatlı korku. Ama bir yandan da bir fener balığı gibi parıldıyordu içi.
"Teşekkür ederim," dedi, sesi yağmura karıştı. "Bunlar… Bunlar benim içimin döküntüleri. Rüzgâr hoyrattır, anlamaz insanın halinden."
"Rüzgâr anlamaz ama deniz anlar," dedim. "Onlar deniz kokuyor."
Hafifçe gülümsedi. O gülümsemede adanın bütün baharları, tomurcuklanan mor salkımları vardı. "İçeri buyurmaz mısınız? Bir sıcak çayımı içersiniz, hem kurunursunuz."
İçeri girmedim. Sait Faik’in hikâyelerindeki o adamlar gibi, o eşikte durmayı, anın büyüsünü bozmamayı seçtim. Bilirdim ki bazı güzellikler, yarım kaldığı için tamdır.
"Başka bir gün," dedim. "Söz, o çayı içmeye geleceğim. Ama defterinize iyi bakın, adanın rüzgârı kıskançtır; güzel olan ne varsa kendine fırlatmak ister."
Arkamı dönüp yürürken içimde öyle bir hafiflik, öyle bir yaşama arzusu… Kömür yanımda koşturuyor, deniz bana her zamankinden daha dost görünüyordu. Kim olduğunu, adını, nereden geldiğini bilmiyordum. Ama o günden sonra, ne zaman köşkten aşağı sokağa doğru yürüsem, cebimde hep rüzgârdan koruyacağım küçük bir boşluk bıraktım.
Bir insanı uzaktan, hiç konuşmadan, sadece göğsüne bastırdığı ıslak defter sayfalarıyla sevmek de mümkündü bu dünyada.
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.