0
Yorum
4
Beğeni
5,0
Puan
69
Okunma
Nebi Dayı, köyün tozunu toprağını arkasında bırakıp şehre yeni ayak basmıştı. Beden Terbiyesi Müdürlüğü’nde gece bekçisi olarak işe başladığında; cebi dar ama yüreği bir o kadar zengin, gariban bir adamdı. Dünyaya henüz gözlerini yeni açmış oğlu Cengiz ve taze geliniyle hayata tutunmaya çalışıyordu. 1950’lerin sonu, 60’ların başı... O yıllarda Kars’ta kiralık ev bulmak çok ama çok zordu. Üstelik Nebi Dayı’nın bütçesi de daha büyük ve güzel bir ev tutmak için yeterli değildi. Sonunda müdürü, onlara kalıcı bir yer bulana kadar Şehir Stadı’nın soyunma kabinlerinin hemen yanında boş duran tek göz bir odayı tahsis etti. Nebi Dayı dünyalar kendisinin olmuş gibi mutluydu; varsın tek göz oda olsundu, başlarını sokacak sıcak bir yuvaları, düzenli bir işleri vardı ya, gerisi teferruattı. Stadın bekçiliği de temizliği de artık ondan soruluyordu ve işini büyük bir titizlikle, hakkını vererek yapıyordu.
Asıl hikâyemiz ise sonraki yıllara, bizim çocukluğumuza dayanır. Bizim ev, kapalı spor salonuna çok yakındı. Spor salonu dediğim yer, Kars’ın merkezinde yükselen, eski ama azametiyle insanı büyüleyen tarihi bir kiliseydi. Baltık mimarisiyle inşa edilmiş, yüksek duvarlarıyla dikdörtgen şeklinde muhteşem bir binaydı. Bir zamanlar bina hem maç hem de antrenman salonu olarak kullanılır; boks, güreş, voleybol, basketbol gibi kapalı alan sporlarının Kars ve bölge şampiyonlukları hep bu salonda yapılırdı. Beden terbiyesinin deneyimli antrenörleri, Kars gençlerine burada spor aşkını aşılardı. Salon sabah dokuz dedi mi açılır, mesai bitimine kadar bir düzen içinde döner dururdu; önce voleybolcular boy gösterir, ardından basketçiler, boksörler ve nihayetinde minder kaplanı güreşçiler hocaları eşliğinde ter döker, giderlerdi.
Mahalle arkadaşlarımla birlikte boş zamanlarımızı spor yapma bahanesiyle genelde orada geçirirdik. Aslında bizim için kapalı spor salonu, spor yapmaktan ziyade, Kars’ın o insanı iliğine kadar donduran zemheri soğuğundan kaçıp sığınacağımız sıcacık bir limandı. Yani bu mekân zaman geçirmek için biçilmiş kaftandı anlayacağınız. Ben de boks hariç hemen her sporla ilgilenirdim. Yani demem o ki, özellikle kış bastırdığında beni arayan biri varsa, kapalı spor salonunda bulacağını çok iyi bilirdi.
Gel zaman git zaman, Nebi Dayı’yı stadyumdaki görevinden alıp bizim kapalı spor salonuna verdiler. Salonun içeriden merdivenle çıkılan üst kısmındaki o küçük odayı ki muhtemelen zamanında kilise rahiplerinin kaldığı bölümdü, ona lojman olarak tahsis ettiler. Burası, stadyumun altındaki o nemli oda ile kıyaslandığında insanca yaşamaya çok daha elverişli, Nebi Dayı ve ailesi için saray yavrusu bir yerdi.
Akşam olup da paydos vakti geldiğinde, Nebi Dayı elinde anahtarlarla salona girer, tabiri caizse bizi tatlı bir sertlikle dışarı çıkarmaya çalışırdı. Yine öyle günlerden biriydi; "Hadi bakalım uşaklar, mesai bitti, herkes evine!" diye bizi nazikçe kovalamaya yeltendiğinde, o sıcak salonda birkaç dakika daha kalabilmek için kurnazca bir plan yaptık. Daha önce defalarca anlattığı, her defasında ağzımız açık dinlediğimiz o meşhur hikâyesini bir kez daha anlatması için etrafını sardık. Hepimiz en fazla on ya da on bir yaşlarında çocuklardık. Israrlarımıza, o yalvaran gözlerimize dayanamadı. Ağır adımlarla yanımıza geldi, bütün çocuklar da cilalı parkenin üzerine bağdaş kurup oturduk; biz ortada bir çember, o çemberin merkezinde bir anlatıcı...
Nebi Dayı, köyden ilk geldiği zamanlarda, stadyumun altındaki o odada kaldıkları günlerde başından geçen o gizemli olayı, belki de bilmem kaçıncı kez, aynı heyecanla anlatmaya başladı:
"Gece yatağımıza girip tam uykuya dalacağımız sırada," diyordu sesini iyice alçaltarak, "stadın içinden dalga dalga çığlık sesleri yükseliyordu. Korkudan başımı yataktan çıkarıp dışarı bakamıyordum. Günlerce, gecelerce sürdü bu. Her gece sanki binlerce insan tribünleri doldurmuş da maç seyrediyormuş gibi haykırıyordu. Çekilecek çile, dayanılacak korku değildi. Gençtim, oğlum daha kundaktaydı...
Neyse, yine bir gece o sesler kulaklarımı tırmalamaya, beynimin içinde uğuldamaya başladı. Artık dayanacak gücüm kalmamıştı. Bu işin sırrını bu gece çözmeliydim. Hanım ve oğlum mışıl mışıl uyuyorlarken yavaşça yatağımdan doğruldum. Bildiğim bütün duaları ardı ardına kekeleyerek okumaya başladım. Korkudan titreyen adımlarla kapıya doğru yürüdüm. Kapıyı hafiften aralayıp başımı dışarı doğru uzattım. O anda sesler bıçak gibi kesildi! Ortalığı aniden derin, ürpertici bir ölüm sessizliği kapladı. Kendi kendime, herhalde gündüz maçlarındaki sesler kulağımda uğulduyor, hayal görüyorum dedim. Yatağıma döndüm, başımı yastığa koyduğum an sesler yeniden patladı!
Goooll!,
Haydi, koş oğlum!,
Yapma be!,
Hakem gözüne gözlük!
Diye feryat figan bağırıyordu ahali. Cesaretimi toplamıştım ya, tekrar dışarı fırladım, sesler yine kesildi. Odaya girip başımı yastığa koyuyorum başlıyor, dışarı çıkıyorum kimse yok... Biri benimle oyun oynuyordu sanki. Allah’ım, çıldırmak üzereydim!
Bu hal günlerce hep aynı saatler arasında devam etti. Kimseye de tek kelime edemiyordum. “Nebi aklını oynatmış” deyip belki de beni işimden edeceklerdi, ekmeğimden olacaktım.
Bir gece yine aynı sesler, kafamın içinde yüzlerce insanın çığlığı... Bu sefer canıma tak etti. Gözümü karartıp mutfaktan bir bıçak kapıp fırladım dışarı. O an gördüklerime gözlerim bile inanmakta zorluk çekti çocuklar! Stadyum gündüz gibi ışıl ışıldı. Sahada ise kıran kırana, sert bir maç oynanıyordu. Tribünler tıklım tıklım dolmuş, bağrışmalar göğü yırtıyordu. Hele o ara bir gol oldu ki sormayın gitsin! Seyircilerin bir kısmı coşkudan sahaya fırlayacak gibiydi."
Nebi Dayı tam buraya geldiğinde derin bir nefes aldı, gözlerini gözlerimizde gezdirdi. Hepimiz nefesimizi tutmuş, onunla birlikte stadyumun tribününe çıkmıştık sanki. Sonra o tanıdık hikâyeyi aynı heyecanla anlatmaya devam etti:
"Beni gören biri, ’Ay Nebi, neredesen?’ dedi. ’Bilmirsen bugün Cin Ligi’nin final maçı var? Cin padişahı da gelip, sen ortada yoksan...’ deyince dizlerimin bağı çözüldü sanki. O anda ne diyeceğimi bilemedim. Gözlerim fır fır dönmeye başladı. Ayaklarım tir tir titredi. Ben, ’Ne cini, ne maçı yahu?’ demeye kalmadan adam beni sürükleyerek şeref tribününe götürdü.
Bir de baktım ki padişahın yanında oturuyorum.
Önümde ikramlar...
Neler yok ki, bir kuş sütü eksik.
Sağımda padişah...
Solumda vezirler...
“Ulan Nebi," dedim, "demek ki senin kıymetin cinlerin yanında daha çokmuş."
Çocuklar, meğer o akşam Cin Fener ile Cin Bom’un final maçı varmış! Hele de bir gol oldu ki sormayın, seyirciler sahaya ineceklerdi, hatta sahaya girenler de olmuştu. Ben elimdeki bıçağı çaktırmadan ceketimin cebine soktum, padişah bir yanda, ben bir yanda maçı izlemeye başladım. Birden bir gol daha oldu, keşke olmaz olaydı! Bu gol her şeyi berbat etmeye yetmişti. Saha, tribünler karıştı; bir anda ortalık mahşer yerine dönmüştü. Çığrışlar arasında herkes birbirine acımasızca saldırıyor; yumruklar, tekmeler, koltuklar havada uçuşuyordu.
Bir de baktım ki biri beni dürtüyor. Gözlerimi açınca karşımda karım vardı. O anda gördüklerimin bir rüya olduğunu anlayıp derin bir oh çektim. Hanım bana bakıp, "Kalk, kalk ay Nebi! Bir saattir ’gol, gol’ diye bağırıp sağa sola depreşip durursan," dedi.
Biz salondaki çocuklar, sanki bir gol de biz atmışız gibi neşeyle gülüşürken hepimiz kahkahadan kırılıyorduk. Nebi Dayı da gülerek son cümlesini söyledi:
"Meğer o gün Doğu Fener ile Otuz Ekim’in maçı varmış uşaklar... Ben de rüyamda cinlerin finaline gitmişim!"
Spor salonunun taş duvarlarında kahkahalarımız yankılanıyordu. Nebi Dayı ayağa kalkıp üstündeki tozu silkeledi ve anahtarları şıngırdatarak son sözünü söyledi:
"Hadi bakalım köftehorlar, hikâye bitti, şimdi herkes evine!" dedi ve kapıyı gösterdi. Biz gülüşerek dışarı çıktık.
Bugün bile o kış gecesinde evimize doğru yürürken hep aynı şeyi düşünüyorum: Ya Nebi Dayı’nın anlattıkları tamamen rüya değilse...
Öykü: Nebi dayı
Yazan: Nizamettin Uca
Iğdır.07.06.2026-18.18
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.