0
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
39
Okunma
BUZ
1967 yılının kavurucu, insanın genzini yakan bir Temmuz sıcağıydı. Iğdır’ın Sürmeli köyünde, Aras Nehri’nin hırçın suları kıyılarını döverken; gökyüzünde tüm haşmetiyle taht kuran Ağrı Dağı’nın zirvesindeki ebedî karlar, ovadaki harareti sanki daha da çekilmez kılıyordu. Aras’ın serin nefesi bile o gün toprağa sinen barut kokusunu bastırmaya, taze kan lekesini örtmeye yetmemişti.
Sıradan bir köy kavgası, toz duman arasında yolunu şaşırmış kör bir kurşun ve şakağından vurulan gencecik bir İsa... Kurşun sağdan girip soldan çıkarken sadece eti kemiği değil, bir ömrün filizlenmeye hazır tüm yarınlarını da delip geçmişti. İsa’nın hayalleri; Aras’ın bitmek bilmeyen uğultusu ile Ağrı’nın asırlık, vakur sessizliği arasındaki o kanlı boşlukta, öylece asılı kalmıştı.
O dönemin Iğdır’ında şifa bulmak, adeta çölde vaha aramaya benziyordu; sağlık imkânları öylesine kısıtlı, imkânlar öylesine dilsizdi. İsa’nın o tükenmiş haline burada el uzatmak imkânsızdı; burada kalmak, Azrail ile el sıkışmakla eş değerdi. Tek kurtuluş, zamanla yarışarak Kars Devlet Hastanesi’ne yetişmekti.
Ancak o yollar... Yollar bir ulaşım güzergâhı değil, İsa’nın kaderini düğümleyen birer azap sarmalıydı. Kum serili yol bazen yerini toprağa bırakıyor, eski minibüs her hamlesinde arkasında kederli bir toz bulutu savuruyordu. Kağızman’ın keskin virajları ve "Paslı" denilen o bitmek bilmeyen, sabırları zorlayan dönemeçler, sanki yolcularla alay edercesine uzayıp gidiyordu. Minibüsün her çukura dalıp çıkışı, her sarsılışı, İsa’nın titreyen bedeninden ve hırpalanmış canından bir parça daha koparıp alıyordu. Beş saatlik o cehennem azabını andıran yolculuğun sonunda minibüs, Kars’ın soğuk, taş dizili yollarına ulaştı. Şimdi hastanenin o ağır kokulu koridorlarında; birbirinin kanlı canlı kardeşi olan ümit ve ümitsizlik, ölüm ve yaşam son kez kozlarını paylaşmak üzere karşı karşıya gelecekti.
Kars Devlet Hastanesi’nin koridorlarında, soğuk duvarlara çarpan o uğursuz ölüm sessizliği kol geziyordu. Doktorun muayenesi bittiğinde, ağzından dökülen kelimeler bir giyotin gibi indi: "Ödem başlamış, acil buz lazım!" Lakin takvimler, her şeyi kavuran o insafsız Temmuz’u gösteriyordu. Ne buz üretecek bir buzdolabı vardı ne de buzhaneden buz alacak bir kuruş para... Aile, çaresizliğin en koyu haliyle perişandı. Yükselen feryatlar, hastanenin kasvetli tavanını delip geçiyor; adeta Kars Kalesi’nin kadim burçlarında acı bir yankı buluyordu.
Kars’ın ayazında kavrulmuş küçücük kalplerine sığdırdıkları en büyük hazineydi İsa ağabeyleri. Aile içinde "Dede" diye çağrılan Sadık ve kardeşi Nizamettin için İsa, sadece bir amcaoğlu değil, o bir candı. Onlar yıllardır Kars’ta yaşıyorlardı. İsa ağabeylerinin vurulduğu haberi kulaklarında birer kurşun gibi patladığında, hastane koridorları hıçkırıklarıyla yankılanmıştı. Ancak şimdi vakit, feryat etme vakti değildi. İsa’nın yanan tenini soğutacak, o ateşi dindirecek bir mucizeye; buza ihtiyaç vardı.
Kars’ın çocukları bilirlerdi ki; şehir yandığında derman, sırtını yasladığı o mağrur dağda saklıdır: Karadağ. Güneşin henüz boyun eğdiremediği kuytularda, kıştan kalma tipi fırtınalarının doldurduğu o karanlık dehlizler, birer buz hazinesi gibi onları beklerdi. Kaybedecek tek bir saniyeleri bile yoktu. Evden telaşla kaptıkları bir kova, kör bir keser ve eski bir havluyla yola koyuldular. Ayakları toprağa değil, sanki can havliyle bir umuda basıyordu. Karadağ’ın gölgesine doğru koşarken, ellerindeki kova sadece buz değil, ağabeylerinin hayata tutunacağı o serin nefesi taşıyacaktı.
Defalarca gittikleri halde bu kez yol bir türlü bitmek bilmiyordu. Karadağ’a çıkmak ise bir çocuğun titreyen dizleri için imkânsız gözüküyordu. Fakat onlar koşmuyor, sanki görünmez kanatlarla o sarp yamaçlarda uçuyorlardı. Karadağ’ın zirvesine ulaştıklarında ciğerleri yangın yerine dönmüş, nefesleri kesilmişti. Dağın en kuytu köşelerine, güneşten sakınan derin yarıklarına gizlenmiş o mucizevî buz parçasını bulmak için can havliyle bir arayışa giriştiler.
Zaman avuçlarındaki su gibi akıp gidiyordu. Çaresizlik boğazlarına düğümlendikçe, saniyelerin birer asır kadar ağırlaştığını hissettiler. Ümitsizlik karanlık bir sis gibi çöktükçe, nabızları göğüs kafeslerini döven birer tokmak gibi hızlanıyordu. Zihinlerinin kıyısından geçen o korkunç ihtimali—"Ya bulamazsak?" sorusunu—dualarla kovmaya çalışıyorlardı: “Dayan İsa ağabeyim, ne olur dayan...”
Tam o sırada, Nizamettin’in bakışları bir noktada çakılı kaldı. Kalbi, yuvasından fırlayacak bir kuş gibi çırpınmaya başladı. Gördüğü şey gerçek miydi yoksa bir serap mı? Hayır, bu bir hayal olamazdı, olmaması için dua etti. Dev bir kaya kovuğuna sinmiş olan buz kütlesi, üzerine sızan ışıkla bir elmas gibi parlıyor, kristal bir rüya gibi ışıldıyordu. Nizamettin, sesinin yettiği kadar bağırdı:
“Dede! Buldum dede!”
Sadık, elindeki kovayla rüzgârı arkasına alıp koştu. Keseri, o berrak buz kütlesinin kalbine hışımla indirdi. Etrafa saçılan buz parçalarını kovaya doldururken, elini yakan o keskin soğukluk, tuhaf bir biçimde Sadık’ın benliğini ve umutlarını ısıtmıştı.
Dönüş yolu, bir hayatta kalma mücadelesinden farksızdı. Temmuz güneşi tepeden bir kor gibi inerken, kovanın içindeki buzlar hızla eriyordu. Sadık önde, Nizamettin arkada; Karadağ’ın sarp kayalıklarından aşağı, sanki altlarında kanat varmışçasına süzüldüler.
"Erimemeli!" diye haykırıyordu Sadık, "Yetişmeliyiz!"
Ayakları kan içinde, ciğerleri yanarcasına koştular. Kovanın içinden süzülen her damla su, sanki İsa’nın damarlarından akan kanın telafisiydi. Hastaneye vardıklarında İki kardeşin üstü başı toz toprak, yüzleri ise umut ve yorgunluktan kıpkırmızıydı. Kovanın dibinde kalan bir avuç buz parçası ise dünyanın en kıymetli elması gibi parlıyordu.
Buz parçalarını bir havluya sarıp İsa’nın o zonklayan şakağına koyduklarında, odadaki herkes nefesini tuttu. O an Aras’ın serinliği, Ağrı Dağı’nın mağrur karı ve çocuk kalplerinin saf sevgisi o buzun içinde birleşmişti.
İsa’nın yarasına değen o can veren "Temmuz karı", sadece bir ödemi dindirmedi; sadakatin ve kardeşliğin imkânsızı nasıl yendiğini tüm Kars’a, Karadağ’ın taşlarına kazıdı. O gün Kars’ta güneş yine battı ama Karadağ’ın tepesinden inen o iki küçük kahraman, ağabeylerinin hayatını buzun o mucizevî serinliğiyle yeniden ısıtmıştı.
Sonsöz
İsa ağabeyim o gün yaşama tutundu. Şakağında açılan o delik kapandı ama her iki yanındaki izler, Karadağ’ın o kutsal serinliğinin ve biz çocukların çırpınışlarının bir nişanesi olarak ömrü boyunca orada kaldı. Bizim onunla olan o sarsılmaz bağımız, aradan geçen onca yıla rağmen bir an bile kopmadı. Beş yıl evvel onu ebediyete uğurladık; ama o izler ve o Temmuz sıcağındaki mucize, bizim kalbimizde hâlâ Karadağ’ın buzları kadar taze, bir kardeş nefesi kadar sıcak duruyor...
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.