Alıcılar almaz, vericiler alır. eugene benge
mesut.çiftci
mesut.çiftci

İzleyici

Yorum

İzleyici

0

Yorum

3

Beğeni

0,0

Puan

34

Okunma

İzleyici

İzleyici

İnsan bilinçli bir varlıktır. İnsanı yaşadığı gezegende diğer canlılardan ayıran belki de en belirgin özelliği sahip olduğu bu bilinçtir. Bilinç kimine göre bir hediye ve kimine göre de insana verilmiş bir lanettir. İnsan diğer yeryüzündeki diğer canlılardan farklı olarak “Ben varım” diyebilir, düşündüğünü fark edebilir, duygularını anlamlandırabilir, geçmişini hatırlayıp geleceğini tasarlayabilir ve kendi davranışlarını sorgulayabilir. Kendisinin farkında olan insan bunun sonucu olarak; ölümü düşünür, hayatı sorgular, vicdan azabı hisseder, sanat üretir, inanç sistemleri kurar ve kendi zihnini inceleyebilir. Esasında yeryüzündeki birçok canlı çevresini algılar. Bir kuş yuva yapar, bir aslan avlanır, karıncalar koloni kurar ve bunlar da oldukça karmaşık davranışlardır. Ancak tüm bu içgüdüsel davranışlar arasında insanı diğer canlılardan ayıran tek şey yalnızca zekâ değil kendisinin farkında olmasıdır. Yani bilinçtir.

Birçok kez bilim insanları tarafından ormana koyulan bir aynada kendi yansımalarını gören hayvanlar aynadaki görüntüyü başka bir canlı sanır. Fakat insan küçük yaşlardan itibaren kendisinin farkındadır ve aynadaki kişinin kendisi olduğunu bilir. Bu durum benlik bilincinin bir göstergesidir. Bazı gelişmiş hayvanlar da şempanzeler ve yunuslar gibi kısmen kendilerini tanıyabilirler. Ancak insan bunu daha ileri düzeye taşırlar. İnsan yalnızca kendini tanımaz aynı zamanda nasıl birisi olduğunu düşünür. İnsan kendine; “Ben iyi bir insan mıyım?”, “Neden böyle hissediyorum?”, “Hayattaki amacım ne?” gibi sorular sorar. Meşhur örnekte olduğu gibi bir zebra anlık olarak ölüm tehlikesinden kaçar ama bir gün öleceği gibi varoluşsal bir kaygı yaşamaz. İnsan ise bir gün öleceğini bilir, ölüm korkusuyla yaşayabilir, ölümden sonra ne olacağını düşünebilir ve mezarlıklar, dinler, felsefeler ve ritüeller oluşturabilir. Bir kuş iletişim kurmak için ötebilir ama insan yalnızca iletişim kurmak için konuşmaz. İnsan kuştan farklı olarak acısını şiirlere dönüştürür, özlemini resme işler ve kederini müziğe aktarır. İnsan yağan yağmura baktığında yalnızca su damlaları görmez. Yağan yağmurda yalnızlığını hissedebilir ve bunu satırlara dökebilir. İşte bu sembolik düşünme yeteneği bile bilinç ile bağlantılıdır. Bir kaplan bir ceylanı öldürdüğünde suçluluk duygusu hissetmez bu kaplan için bir beslenme biçimidir. Ama insan beslenme biçimi bile olsa suçluluk, vicdan azabı ve pişmanlık duyar. O yüzden insanlar arasında vejetaryenler ve veganlar yok mudur?

Elbette bilinç insanın doğduğu andan itibaren sahip olduğu bir nitelik değildir. Bir bebek sesleri duyar, acıyı hisseder, açlık ve rahatlama yaşar ve hatta annesinin sesini bile ayırt edebilir. Fakat henüz “Ben” kavramı gelişmemiştir. Kendini bir birey olarak algılayamamaktadır ve bilinçli öz değerlendirmeye sahip değildir. Zamanla bebekte bir benlik bilinci oluşur. Bebek zamanla aynadaki görüntüsüyle ilgilenmeye, ismini tanımaya, insanlarla bağ kurmaya başlar ve bebek çocuk olduğunda aynada kendisini tanımaya, “benim”, “bana”, “istemiyorum” gibi ifadeler kullanmaya ve kendi iradesini fark etmeye başlar. Zamanla çocukta utanç, gurur, suçluluk ve empati gibi karmaşık duygular oluşmaya da başlar. Hayal gücü, rol yapma yeteneği gelişir ve gelecek hakkında planlar yapar. Ardından sebep-sonuç ilişkisi kurar, kuralları anlamaya başlar, ahlaki düşünceler geliştirir ve kendini başkalarıyla kıyaslar. Sorgulama yeteneği gelişir ve “Bu davranış yanlış mı?”, “İnsanlar benim hakkımda ne düşünüyor.” Gibi düşünceler oluşur. Ergenlikte ise işler daha karmaşık bir hale dönüşür. Artık insan kim olduğunu sorgular, hayatın anlamını sorgular, ölüm fikrini daha derin kavrar ve toplum içindeki yerini sorgular. Bu dönemde varoluşsal düşünceler, yoğun duygular ve kimlik arayışı çok belirgin hale gelir. Tüm bunlar bilincin katmanlarıdır da aslında. Zira bilinç katmanlardan oluşan bir yapıdadır. Bilincin katmanları; temel farkındalık, benlik bilinci ve yansıtıcı bilinç olarak sıralanabilir.

Gerçek şu ki farklı seviyelerde olsa da dünya üzerindeki her insan bilince sahiptir. Bilinç seviyeleri elbette insanın yaşadığı toplum, aldığı eğitim ve çevresel etmenlere göre değişir. Bende bir insan olarak kimileri tarafından bir lütuf ve kimileri tarafından bir lanet olarak nitelendirilen bilinçten nasibime düşeni aldım. Esasında şu anda yazdığım bu satırlarda da nasibime düşen bilincin en net göstergesidir. Bende duygu ve düşüncelerimi belirtmek için şiirler, öyküler, denemeler ve makaleler yazıyorum. Ömrüm boyunca kendime birçok soru sordum; “Ben neden varım?”, “Hayatın anlamı nedir?”, “Neden bu gezegendeyiz?”, “Neden acı çekiyorum.”, Neden yoksunluk çekiyorum?” vb. Çoğu zamanda bu soruların bir gereği olrak diğer insanlarla kendim arasında birçok kıyaslamalar yaptım ve bu kıyaslamalar beni başka sorular sormaya itti; “Neden ben yoksulum?”, “Neden ben öksüz ve yetimim?”, “Neden ben her zaman öteki oluyorum?”, “Neden kimsesizim?”, “Neden yalnızım?” vb. Çoğu zaman bu sorulara cevaplar bulabildim ve çoğu zaman herhangi bir cevap bulamadım. Kimi zaman da bulduğum cevaplar beni tatmin etmedi. Hayatı genellikle çözülmesi gereken bir denklem olarak gördüm. Hayatta karşıma çıkan her ne varsa bunlar üzerinden geçilmesi gerek bir engel, bir duvar gibiydi. Kimi zaman bu duvarların üzerinden atladım, kimi zamansa bu duvarlara takılıp yolumu değiştirdim. Ancak varoluşsal sancılardan bir türlü kurtulamadım. Bu sancıların nedeninin kıyas yapmam olduğunu düşündüm bir ara. Kıyas yapmayı bırakmayı denedim. Ama bu kez de ben kendim olmaktan vazgeçmiş oluyordum. Netice olarak yeryüzündeki adaletsizliğin, vahşiliğin, barbarlığın, zalimliğin ve doğru olmayan şeylerin sorumlusu ben değildim. Ben vardım, ben bilinçliydim ve varoluşsal sancılar çekmem gerekiyordu. Bu durumu değiştirmenin bir yolu yoktu. O zaman vakur bir ağırbaşlılıkla sancıları ve acıları göğüsleyecektim. Belki şiddetini azaltmak için çareler aranabilirdi. Bende bu yüzden yazmayı seçtim. Bu benim seçimimdi ve bu seçimden pişman değilim.

Vehbi Efendinin kerrakesine gelecek olursak bu yazıyı yazmayı beni sevk eden yegâne husus da elbette bu bahsettiğim varoluşsal sancıların bir yansımasıdır. İnsan sahip olduğu bilinç gereği kıyaslamalar yapar. Elbette ki bende kıyaslamalar yapıyorum. Kendimi çevremdeki insanlarla kıyaslıyorum. Bir kişisel gelişim uzmanı mutsuzluktan kurtulmak için kıyaslamalardan vazgeçmek gerektiğinden bahsediyordu. Bence bu tutum pek olası görünmüyor. Belki insan kıyaslama şiddetini düşürmeyi başarabilir ama kıyaslamalardan tamamen azade olması bence mümkün değildir. Ayrıca kıyaslamadan vaz geçmek gelişmekten vazgeçmek manasına gelir ki bu insan için pek mümkün değildir. Eğer ben kıyaslama yapmasaydım şu an bu satırları yazmıyor olurdum örneğin. Bir de yalnızca insanın bireysel olarak kendisinin kıyaslamadan vazgeçmesi yeterli olmaz kanaatimce, tüm insanlığın bir bütün olarak kıyaslamadan vazgeçmesi gerekir. Bunun içinse dünyanın son derece adil bir yer olması gerekir ki bu da pek mümkün görünmüyor.

Uzun lafın kısası bende kendimi çevremdeki diğer insanlarla kıyasladım. Çevremde benim sorunlarıma sahip olmayan insanlar gördüm. Sonra şu sonuca vardım ki ben bu dünyaya etrafımdaki varlık içindeki insanları izlemek için gönderilmişim. En azından kendimi böyle hissettim. Yani bu asgari ücretle sabahtan akşama kadar çalışıp akşam yemekten sonra televizyonda ünlü ve zenginlerin hayatını ya da milyoner holding sahibi kişilerin aşk hayatlarını anlatan dizileri izlemek gibi bir şey. Çocukluğumdan bu yana insanların hayatı yaşadıklarını ve benim onları izlediğimi anladım. Yani her anneler gününde annelerine hediye alan çocukları izledim, her babalar gününde babalarına sarılan çocukları izledim, her Ramazan Bayramı’nda bayramlıklarıyla harçlık toplayan çocukları ve her Kurban Bayramı’nda kurban telaşı yaşayan insanları. Ben ne zaman bir şeyler yaşamak istesem bir yoksunluk gelip yakama yapışıyordu ve diyordu ki; “Hayır! Yaşamak senin harcın değil. Sen izleyicisin!” Askere gittim yemin töreninde diğer askerlerin ailelerinin gelip evlatlarına sarılmalarını izledim. Üniversiteden mezun oldum, mezuniyet töreninde insanların evlatlarına hediyeler vermesini ve sarılmalarını izledim. İşe girdim gurbete çıktım, insanların tatillerde bayramlarda memleketlerine gitmelerini sıla hasreti giderip dönmelerini izledim. Sonra insanların ev sahibi olmalarını, araba sahibi olmalarını, tatil yapmalarını izledim. Ne zaman bende bir şeyler yapmak istesem bir türlü yapamadım, olmadı. Üzüldüm, dertlendim, kahrettim ama yine de olmadı, olamadı. Bu olamayışın nedenini aradım ama bulamadım. Hala da bulabilmiş değilim. Şimdi birkaç gün sonra Kurban Bayramı geliyor. Çevremdeki insanlar tatlı telaşlara düşmüşler bile. Kimileri kurbanlık seçiyor, kimileri memleketine dönüş planları yapıyor. Bende ise yaprak kıpırdamıyor. Zira gidecek bir memleketim yok, dönecek bir ailem yok, sılam yok, köküm yok, bağım yok; yok oğlu yok. Ömrümce olmadı, olduramadım. Şimdi ben bu yokluğu nasıl görmezden geleyim? Bunun için apaçık kör olmam lazım. Bu durumda o kişisel gelişim uzmanının bahsettiği gibi nasıl kıyas yapmayayım? Yaşar Kemal’in meşhur şiirinde bahsettiği gibi; “İçimde çınlıyor evrenin yalnızlığı.”

Kader, yazgı, alın yazısı, doğaüstü plan, kozmik yönlendirme, kuantum dizilimi ya da adı her neyse içinde bulunduğum bu durumun müsebbibi neden beni bir izleyici olarak konumlandırdı kısa ömrümde bilemiyorum. Ancak bu varoluşsal sancıyı sabah doğan güneş, gökyüzünün maviliği, ateşin yakıcılığı ve buzun soğuğu gibi her bir zerremde hissediyorum. Şimdi bu yaşadığım durumun bir nedeni varsa ve bu nedeni öğrenmek hissettiğim sancıyı ortadan kaldıracaksa elbette bu nedeni öğrenmek isterim. Ama bu neden öğrenildiğinde hissettiğim sancı ortadan kalkmayacaksa elbette öğrenmenin de bir manası yok.

Paylaş:
3 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
İzleyici Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz İzleyici yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
İzleyici yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL