1
Yorum
4
Beğeni
5,0
Puan
34
Okunma

Züğürt Ağa filminde meşhur bir sahne vardı: Züğürt Ağa’nın yani Şener Şen’in köyünde bir seçim yapılır. Ancak seçimde ağanın partisine yalnızca bir tane oy çıkar. O oyda Züğürt Ağa’nın kendi oyudur. Fakat marabalar o oyun kendilerine ait olduğunu iddia ederler. Sonuçta tüm köylünün oylarını karşı partiye verdikleri anlaşılır. Karşı parti Şıh’ın partisidir. Züğürt Ağa neden karşı partiye oy verdiklerini sorduğunda köylüler Şıh’ın kendilerine oy karşılığında cennetten tapu dağıttığını söylerler. Bunun üzerine Züğürt Ağa: “Siz önce bu dünyadaki yerinizi düşünseydiniz.” deyince maraba şöyle karşılık verir; “Dünyadaki tüm tapular dağıtılmıştır ağam.”
Dünyadaki tüm tapular dağıtılmıştır, ne kadar da doğru bir tespit. Filmde beni oldukça etkileyen bir sözdü bu. Ben yaklaşık kırk beş yıldır bu dünyadayım ve üzerimde bir tane bile tapu yok. Benim babam atmış bir yaşında vefat etti ve ömrü boyunca üzerinde bir tane bile tapu yoktu. Benim dedem doksan yaşında vefat etti ve üzerinde yalnızca kendi alın teri ile yaptığı toprak evin tapusu vardı. Ben şimdi oturacak bir ev sahibi olmak istiyorum ama olamıyorum. Ekonomik gelir seviyem buna izin vermiyor, babama da izin vermemişti. Dedem ise kendi evini kendi yapma özgürlüğüne sahipti. Ben kendi evimi kendim inşa etme özgürlüğüne de sahip değilim. Daha ben bu dünyaya gelmeden tüm tapular dağıtılmış. Ben yaklaşık yirmi yıldır kiracıyım. Şu an oturduğum evin sahibinin yalnızca benim oturduğum apartmanda altı tane dairesi var. Benim bildiğim bu kadar, belki dahası da vardır. Benim, babamın, amcalarımın, dedemin üzerine bir tane bile daire tapusu yokken bazılarının üzerinde nasıl onar, yirmişer daire tapusu olabiliyor? Hanlar, hamamlar, arsalar, dükkanlar vs gayrimenkul tapularını saymıyorum bile. Bende bu dünyanın sakinlerinden birisi değil miyim? Nasıl oluyor da benim bir tane bile tapum yokken birilerinin anlarca tapusu olabiliyor? Bunun nedeni ne?
Dünya tapularının dağıtımında ülkemizde ve tüm dünyada uygulanan hepimizin malumu olan birtakım kanunlar mevcut. Bu kanunlardan herkesçe bilinenleri özel mülkiyet kanunu ve miras kanunu. Özel mülkiyet kanunu ve miras kanunu devlet gibi otoritelerle korunan kanunlar. Benim şahsi fikrimse her iki kanunun da birer saçmalıktan ibaret olduğudur. Bu gezegendeki milyonlarca canlı türünden birisi olan insan kendi türüne de ihanet eden bir ilkellik ile özel mülkiyet kavramını öne atmış. İşin tuhaf tarafı ise bu saçma özel mülkiyet kavramı diğer insanlar tarafından da kabul görmüş. Özel mülkiyet kavramının temelleri esasında insanın en ilkel güdülerine dayanıyor. Bir köpeğin çiş ile kendi bölgesini işaretlemesi gibi bir şey. Bu dünyada yaşayan her canlının bu dünya nimetlerinden faydalanma hakkı olması gerekirken maalesef özel mülkiyet kanunu ile dünya nimetleri birilerinin mülkü oluyor ve diğerleri bu nimetlerden faydalanamıyor. Böyle bir saçmalık olabilir mi? Böyle bir saçmalık kabul edilebilir mi? Esasında bu sorunun cevabı, maalesef, insanlık tarihinin ta kendisidir. Özel mülkiyet, tarım devrimiyle birlikte insanların toprağa yerleşmesi ve fazla ürün depolamaya başlamasıyla ortaya çıkmıştır. İlk başta bir "kazanım" gibi görünse de, zamanla eşitsizliğin ve tahakkümün temel aracı haline gelmiştir. Maalesef böyle bir saçmalık var ve maalesef böyle bir saçmalık kabul edilmiş. İşin daha da tuhaf tarafı devletler ve toplumlar tarafından bir üst sınır da belirlenmemiş. Haydi özel mülkiyet kavramını tüm saçmalığına rağmen kabul ettik diyelim. Bir kara parçası, tarla, bir bahçe, bir ev, bir dükkân bir insanın özel mülkü oldu diyelim. Bu saçma durumu kabul edelim. Peki, neden bu duruma bir üst sınır belirlenmemiş. Örneğin bir insanın en fazla iki tane evi olabilir denilebilirdi. Bir insanın en fazla iki tane dükkânı olabilir denilebilirdi. Bir insanın en fazla on dekar bahçesi ya da yüz dekar tarlası olabilir denilebilirdi. Böylece her insana bu dünya nimetlerinden faydalanma hakkı tanınmış olurdu. Ancak bir üst limit oluşturulmamış maalesef. Bir insanın yüzlerce evi, onlarca dükkânı, dekarlarca bahçesi ve tarlası olabiliyor. Bu durumda diğer insanlar eve, dükkâna, tarlaya, bahçeye hiç sahip olamıyor. Böylesi adaletsiz bir durum neden kanunlarla desteklenir anlayamıyorum. Günümüzde Elon Musk adında Güney Afrika doğumlu ve ardından Kanada üzerinden Amerika’ya gitmiş bir kişi var. Bu adamın bir trilyon Amerikan Doları serveti varmış. İşte çok başarılı bir girişimciymiş, başarılı işler yapmış vs. vs. Aslında ne yaptığının, nasıl yaptığının hiçbir önemi yok. Netice olarak bu adam var olan adaletsiz gelir dağılımının olduğu sistem içerisinde bir trilyon Amerikan Doları servete ulaşmış. Bu servet özel mülkiyet olarak kabul ediliyor. Dünya kaynaklarını kullanarak elde edilen büyük bir pay. Bu adam bu servetle ülkeler satın alabilir, ülke kurabilir ve hatta bir adım öteye daha giderse insanlar bile satın alabilir. Milyonlarca insanın açık ve sefalet çektiği bu dünyada bir adamın bu kadar çok serveti var ve işin daha korkunç tarafı milyarlarca insan tarafından bu durum doğal olarak karşılanıyor. Çünkü insan daha doğar doğmaz insana özel mülkiyetin kutsallığı hakkında aşılamalar yapılıyor. İşin daha da tuhaf tarafı ise özel mülkiyetin semavi dinler tarafından da savunuluyor olması. Milyarlarca galaksiden oluşan evreni yaratan yaratıcı dünya gezegeninin kabuğunda bir parazit misali yaşayan insan türü için özel mülkiyet hakkının olduğunu söylüyor. Üstelik içinde yaşadığımız bu dünya fani ve yalan iken. Üstelik hesaplaşmanın olacağı ahiret yani ölümden sonraki yaşam sonsuz iken. Hatta İsrail Devleti bu ilahi kaynaklara dayanarak yeryüzündeki kimi kara parçalarının kendilerine yaratıcı tarafından vaat edildiğini söyleyip işgalci bir tavırlar insanları evlerinden ve topraklarından edebiliyor. Hatta bu uğurda savaş başlatıp cinayet bile işleyebiliyor. Tüm bunları üst üste koyduğumuzda bu denklemde bir hatta birden fazla yanlış olduğu aşikâr değil mi? Kim ya da ne tarafından desteklenirse desteklensin ya da korunursa korunsun özel mülkiyet başlı başına bir saçmalıktır. Bu konuda hiçbir şey yapılamıyorsa bile en azından özel mülkiyete bir üst sınır konulmalıdır.
Özel mülkiyet kanunundan daha saçması ve daha beteri de kuşkusuz miras kanunudur. Yani haydi bir şekilde birtakım sebeplerle özel mülkiyet hakkını kabul edebileceğimizi düşünelim. Yani bir kişi çok çalışmıştır, emek harcamıştır, zekidir, müteşebbistir ve çalışarak çabalayarak özel mülkiyet elde eder. Birkaç tane ev alır kendine, arsa alır, bahçe alır, dükkânı olur. Tüm bu tapular, tüm bu mülkler, tüm bu dünya nimetleri kendi çalışma, çaba ve emekleri ile elde etmiştir. Peki tüm bu mülkler, bu işi öldükten sonra ne olur? Tüm bu tapular ve mülkler miras yoluyla kişinin çocuklarına geçer. Böyle bir saçmalık olabilir mi? Böyle bir saçmalık kabul edilebilir mi? Ama böyle bir saçmalık hem var, hem de herkes tarafından kabul edilmiş. Her şeyden önce bu durum sürdürülebilir bir durum değil. Çünkü kıt olan dünya malları bu şekilde yalnızca bir grup insanın elinde toplanır bu sistemle. Zaten öyle de olmuştur. Dünyada milyarlarca insan evsizdir, açtır, işsizdir. Bir insanın hayattayken edindiği mülkler, onun çabasının bir ürünü olarak kabul edilebilse de, bu mülklerin ölümsüz olmaması ve sürekli bir sonraki nesle aktarılması, tam anlamıyla bir "soyluluk" sistemi yaratır. Bu, Amerikan Rüyası gibi "herkes eşit fırsatlara sahiptir" masalını paramparça eden en büyük çelişkidir. Yukardaki örnekten yola çıkacak olursak Elon Musk isimli kişi de herkes gibi fani bir insan ve günün birinde ölecek, bu dünyayı terk edecek. Peki, şu anda sahip olduğu bir trilyon dolar servet ne olacak? Elbette miras yoluyla bir alt nesline devredilecek. Benim çocuklarım yaşamak için sevmediği işlerde çalışmak zorunda kalırken Elon Musk’un çocukları bolluk, bereket ve refah içerisinde yaşayacak. İşte dünyanın sahip olduğu bozuk düzen budur. Benim şaşırdığım asıl nokta ise dünyada yaşayan milyarlarca yoksul insanın bu bozuk düzeni kabul etmesidir. Bu bozuk düzeni değiştirmek için hiçbir şey yapmamasıdır. İnsanlar tabiri caizse bu dünya düzeni içerisinde köle olarak doğmakta, köle olarak yaşamakta ve köle olarak ölmektedir. Bu nasıl kabul edilebilir? Tuhaf bir durum gerçekten.
Kırk beş yaşında bir insan olarak bana biçilen ömrün belki yarasını, belki yarısından fazlasını ve belki de tamamını yaşamış bulunmaktayım. Benim dedemin babası yoksuldu, dedem yoksuldu, babam yoksuldu, ben yoksulum ve muhtemelen mevcut sistem içerisinde de çocuklarım da yoksul olacak. Dağıtılmış dünya tapuları içerisinde şimdiye kadar bir nasibim olmadı. Muhtemelen bundan sonra da herhangi bir payım olmayacak. Bu konudan çok mustaribim ve canım sıkılıyor.
Dünyadaki tüm tapular dağıtılmış, peki ya bu tapuların gölgesinde ezilen bizler ne olacağız? Bizler, bu dağıtımda sıra dışı kalanlar, bu paylaşımda hiçbir şey alamayanlar, yalnızca izleyici olarak mı kalacağız? Her gün aynı ezici gerçekle yüzleşmekten yoruldum. Sabah uyanıyorum, pencereden dışarı bakıyorum. Karşıda bir apartman var; içinde kaç daire var bilmiyorum ama eminim o dairelerin her biri bir başkasının tapusunda. İçlerinden birinde oturan adamın belki yirmi yıl önceki haline benziyorum. O da benim gibiydi belki, gençti, umutluydu ve "Ben de bir gün sahibi olurum" diyordu. Ama ben artık o genç adam değilim. Kırk beş yıl geçmiş, saçlarıma ak düşmüş, sırtımda bir kambur, omuzlarımda bir yük var. Hâlâ aynı yerdeyim, hâlâ kiracıyım. Hâlâ başkasının evinde yaşıyorum, başkasının kurallarıyla, başkasının izniyle.
Şimdi düşünüyorum da bu sistemin bize sunduğu o meşhur "fırsat eşitliği" masalı ne kadar da komik. Herkese aynı başlangıç çizgisinden başladığınızı söylerler. Oysa birinin başlangıç çizgisi, babasından kalan üç katlı bir binanın önüyken; benim başlangıç çizgim, kirasını ödeyemediğim için kapı önüne konulduğum bir gecekondunun arka sokağıdır. Bu mu fırsat eşitliği? Bir çocuk dünyaya gelirken, sadece kendi geleceği için değil, babasının ve dedesinin birikmiş yoksulluğu için de bir bedel ödüyor. Biz doğar doğmaz yarışı kaybetmiş oluyoruz. Ama bize bunu söylemiyorlar. Bize "Çok çalış, başaracaksın" diyorlar. Ben yirmi beş yıldır çalışıyorum; sabahın köründe kalkıp işe gidiyorum, akşam yorgun argın dönüyorum. Ne kadar çalışırsam çalışayım, param cebimde durmuyor; gidiyor, başkasının cebine giriyor. O başkası ki, benim çalışmamla daha fazla tapu alıyor, daha fazla daire alıyor. Ben onun için çalışıyorum, ama ben ona "Ağam" demiyorum. Sistem ona "patron" diyor, bana "işçi". Ama değişen ne? Değişen sadece isimler. Bir de şu var: Biz yoksullar, birbirimizle kavga ediyoruz. Yolda birbirimizi itip kakıyoruz, otobüste birbirimize bağırıyoruz, pazarda bir kuruş için tartışıyoruz. Oysa asıl hasmımız, asıl düşmanımız, bizim birbirimizle uğraşmamızı sağlayan bu düzen. Biz birbirimizi yerken, tepedekiler kahkahayla izliyor. Ne kadar akıllıca bir tuzak değil mi? Onlar servetlerine servet katarken, biz bir ekmeğin kavgasını veriyoruz. Onlar bir alışveriş merkezi inşa ederken, biz bir evin kirasını denkleştirmeye çalışıyoruz. Onlar dünya turuna çıkarken, biz memleketin bir ucundan diğer ucuna gitmeye otobüs parası yetiştiremiyoruz.
Peki, bu düzen sonsuza kadar böyle mi sürecek? Bu dağıtılmış tapular, bu birkaç ailenin elinde sürekli daha da yoğunlaşacak mı? Ben öleceğim, çocuklarım kalacak. Onlar da benim çektiğimi mi çekecek? Torunlarım da mı bu dünyaya, üzerlerinde bir tapu olmadan, başkalarının malikanelerinin önünden geçerken iç çekerek bakacak? Bu soru beni geceleri uyutmuyor. Yatağa giriyorum, tavana bakıyorum. O tavan benim değil. Duvarlar benim değil. Ocağımda pişen yemek benim ocağımda pişmiyor, ev sahibinin ocağında. Banyomdaki musluk benim değil. Her şey başkasının. Ben bu evde kiralık bir ruhum, kiralık bir bedenim, kiralık bir hayatım var.
En acısı ise şu: Denedim. Gerçekten denedim. Ev almak için bankaya gittim. "Kredi çekeceğim" dedim. Baktılar, maaşımı hesapladılar, güldüler. "Kusura bakma" dediler, "bu maaşla ancak bir araba alırsın, ev hayal." Araba da istemiyorum ben, ne yapacağım arabayı? İstiyorum ki bir odam olsun, kapısını kendi anahtarımla açayım. İstiyorum ki bir duvarım olsun, çivi çakıp tablo asayım. İstiyorum ki çocuklarım okuldan gelince "Baba, bizim evimiz" desin. Oysa her ayın on beşinde ev sahibi kapıyı çalıyor, elini uzatıyor. Ne kadar kira isterse veriyorum, yoksa kapımın önüne konurum. Peki, bu kira, bu para nereye gidiyor? Gidiyor, başka bir evin daha tapusunun alınmasına. Ben kira ödedikçe, ev sahibim yeni daireler alıyor. Ben daha fazla çalıştıkça, o daha az çalışıyor. Bu döngüyü görmemek mi körlük, yoksa görmek ama ses çıkarmamak mı? Bir gün işten eve yorgun dönerken, son derece lüks bir otomobil içinde bir adam gördüm. Şıktı, güzel giyinmişti, neşeliydi. Yabancı plakalı bir araca binmişti. Ben o adama baktım, o da bana baktı. Ne kadar farklı hayatlar, ne kadar farklı dünyalar. Birimiz hayatı yaşıyor, diğerimiz hayata katlanıyor. Belki o adamın da babası zengindi, belki de bir miras kalmıştı. Ama ne fark eder? Sonuçta onun üzerinde tapu var, bende yok. Onun cebinde para var, bende yok. Onun gelecek kaygısı yok, bense yarın ne olacağımı bilmiyorum. İşin en kötüsü, o adam bana bakıp "Neden çalışmıyorsun?" diye düşünüyor olabilir. Oysa ben çalışıyorum, belki ondan daha çok çalışıyorum. Ama o, çalışmasının karşılığını alıyor; ben, çalışmamla bir başkasının hayatını zenginleştiriyorum.
Bu dünya, bu sistem, bu kanunlar; hepsi ne kadar da düzenli görünüyor değil mi? Adeta her şey yerli yerinde. Ama bu düzen, benim gibi milyonlarca insanın üzerine kurulmuş bir düzen. Biz bu düzenin farkına vardığımız anda, bize "kıskanç" diyorlar. "Elon Musk çalıştı kazandı" diyorlar. Peki, ben çalışmadım mı? Peki, benim babam çalışmadı mı? Peki, bu topraklarda alın teri dökmeyen, ekip biçmeyen, taş taşımayan kim var? Herkes çalıştı, herkes ter döktü. Ama sadece birkaçı kazandı. Çünkü kazananlar, sadece çalışmanın yetmediğini, sistemin içinde nasıl hareket edeceklerini biliyorlardı. Belki de en başından beri bu oyunu onlar kurguladı. Şimdi diyeceksiniz ki, "Ne yapalım? Bu böyle." İşte en çok da bu sözden nefret ediyorum. "Bu böyle" demek, her şeyi kabullenmek demek. Oysa hiçbir şey "böyle" değil. Her şey birileri tarafından "böyle" yapıldı ve her şey, birileri tarafından yeniden yapılabilir. Ama o "birileri" olmaya cesaret eden nerede? Ben mi cesaret edemiyorum, yoksa bu kadar ezilmiş, bu kadar sindirilmiş bir halde miyim? Bilmiyorum. Ama biliyorum ki bu yazıyı yazarken bile içimde bir şeyler kıpırdıyor. Uzun zamandır hissetmediğim bir şey: Öfke. Ama bu öfke beni tüketen değil, beni ayakta tutan bir öfke. Belki de beni ve benim gibi milyonları ayakta tutan tek şey bu öfkedir.
Belki bir gün, bu dağıtılmış tapuların hesabı sorulur. Belki bir gün, bir kişinin on evi değil, herkesin bir evi olur. Belki bir gün, miras diye bir şey kalmaz ve herkes sıfırdan başlar. Belki bir gün, bu dünya nimetleri, bu dünyadaki her canlının ortak malı olur. Ama o güne kadar ben, kırk beş yaşında, yoksul bir adam olarak bu yazıyı yazıyorum. Diyorum ki: Dünyadaki tüm tapular dağıtılmış olabilir, ama adalet henüz dağıtılmadı. Belki de en çok da onun peşindeyim. Tapusuz bir adam olarak, adaletin peşinde. Çünkü belki tapu alınamaz, ama adalet bir gün mutlaka tecelli eder. O güne kadar, bu isyanla, bu sözlerle, bu yazıyla var olacağım. Eğer bu yazıyı okuyan biri varsa, eğer bir başkası da benim gibi hissediyorsa, bilsin ki yalnız değil. Bu dağıtılmış tapuların gölgesinde, belki de en kalabalık orduyuz biz. Sadece henüz birbirimizi tanımıyoruz. Ama belki bir gün, o gün geldiğinde, bu isyan büyür ve bu düzen değişir.
O güne kadar, ben kiracı kalmaya devam edeceğim. Ama unutmayacağım. Unutmayacağım ki bu ev benim değil, bu dünya da hiç kimsenin değil.
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.