1
Yorum
9
Beğeni
5,0
Puan
185
Okunma
Babam’a...
Sokağın başından görünmeye başlıyor eski demir balkon ,pas tutmuş korkuluklar ve yağmur yesin diye yıllardır dışarı bırakılmış gibi duran o yorgun duvarlar…
İnsan bazı evlere yaklaşırken çocukluğunu da sırtında taşırmış, onu öğrendim. Yaklaştıkça omuzları çökermiş insanın. Sanki o evin bütün odaları gelip göğsünün üstüne otururmuş...
Ben o eve her girdiğimde, sanki birinin ölümüne yeniden yetişiyormuş gibi oluyorum.
Kapının önünde duruyorum uzun uzun.İçeri girsem içim çökecek biliyorum, girmesem annem kırılacak. Bazen iki acının arasında kalıyorum; hangisini seçsem ucu gelip yine bana dokunuyor.
İçeri adım atınca o tanıdık koku yüzüme çarpıyor. Biraz yemek buharı, biraz rutubet, biraz da eski bayramların tadı ve yılların geçmeyen acısı... Perdeler aynı, annemin çeyizliğinden kalma. Ve hâlâ daha bahar kokuyorlar. Duvarlar aynı duvar; çocukluğumun dilsiz arkadaşı. Ama evin içindeki sesler çekip gitmiş gibi. Babam yan odada şimdi öksürecek diye bekliyorum.
Ama öksürmüyor...
Annemin “çay koydum” sesi havada asılı kalıyor.
Bizim ev çok, çok susmuş. Farkındayım aslında her şeyin. İnsan aklıyla biliyor ölüleri ama kalbi hiç öğrenemiyor; anlamıyor, anlamak da istemiyor. Salondaki üçlü koltuk... Babamın tahtı. Kimse oturmasın diye üzerine kıyafet bırakıyorum artık. Sanki biri gelip oturursa onun yokluğu tamamen gerçek olacak gibi.
Artık kimseler oturmuyor oraya. Bir boşluk sahiplenmiş sanki. orayı.Ve o boşluk, olmayanın yokluğunu dolduruyor. Bazı yokluklar gitmiyor evden de, insandan da...
“İnsan en çok ‘iyiyim’ derken çürürmüş,” derdi babam.
Pınar gözlerimin içine bakıyor, “iyi misin?” der gibi.
İyi değilim.
Uzun zamandır iyi değilim.
Bir yerden sonra derdimi anlatmayı bıraktım artık. Acımı anlatmak için kullandığım kelimeler bile inancını yitirmişken, benim iyi olmam ne haddime...
Akşamları evin içindeki gölgeler daha da koyulaşıyor. Eşyalar biraz daha yaşlanıyor sanki. Annem mutfakta dalgınlığını tencereye koymuş, ha bire kaşıkla karıştırıyor. O an anlıyorum; babamın en sevdiği yemeği yapıyor.
“Humus...” diyor kısık sesle.
Sanki yüksek sesle konuşursa acıyı uyandıracak.
Bazı acıların dili yok be anacığım...
Bizim evin avlusu eskiden ne kadar güleçti oysa. Bir yanda babamın kahkahası, bir yanda annemle kız kardeşlerimin kahve falı muhabbeti... Gün boyu birbirine karışırdı sesleri. Şimdi avlunun ortasında duran o beyaz plastik sandalye bile yas tutuyor sanki. Salondaki üçlü koltukla aynı derde içlenmiş gibi.
Neyi fark ettim biliyor musunuz?
Ben bir hatıra enkazının içinde yaşıyorum artık.
Babamın adının geçtiği her anda sesimiz değişiyor. Kimse kimsenin gözlerine bakamıyor o an. Çünkü bir kişinin gözünden düşen yaş, hepimizin boğulması demek.
Bazen geceleri annem uyuduktan sonra uzun uzun yüzünü seyrediyorum. Bir gün onun da olmayacağı geliyor aklıma.
İnsanı ne öldürüyor biliyor musunuz?
Birini kaybetmek değil...
Kalanların da yavaş yavaş eksileceğini bilmek.
Sokağa çıkıyorum. Hava yağacak birazdan.
Gökyüzü ağzına kadar dolmuş.
Ben de...
Bir tek ben taşamıyorum nedense...
kızılcan.
5.0
100% (2)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.