1
Yorum
6
Beğeni
0,0
Puan
228
Okunma
Kendi kendime soruyorum:
Sahi biz ne zaman konuşan bir yalnızlık hâline geldik?
Bu soruyu başkalarına sormadan önce kendime sormak istedim. Çünkü ben de bu çağın içindeyim. Ben de çoğu zaman dinlemekten çok konuşuyorum; anlamaktan çok cevap vermeye hazırlanıyorum. Bir insanın cümlesini sonuna kadar beklerken bile zihnimde kendi cümlelerimi kurduğumu fark ediyorum...
Biraz geçmişe gittiğimde, hani o “bir zamanlar” diye başlayan, hani gözlerimizin içine baka baka konuştuğumuz geçmişe...
Hatırlıyorum.
İnsanların birbirine vakit ayırdığı, ayırabildiği günleri... Bir çayın demlenmesi kadar sabırlı sohbetleri... Bir derdin anlatılırken hafiflediği akşamları... Sözün aceleye gelmediği,
suskunluğun bile bir anlam taşıdığı zamanları...
Belki kusursuz değildi o günler, bizler de öyleydik. Yine kırılıyorduk, yine yalnız hissediyorduk. Ama en azından birbirimize ulaşmaya çalışıyorduk. Şimdilerde ise birbirimize ulaşmak hak getire; görmezden gelip yel gibi geçip gidiyoruz.
Her şey olduğundan hızlı. Haberler, hayat, ilişkiler, hatta acılar bile... Bir insanın hikâyesi birkaç saniye içinde önümüzden geçiyor ve ardından vakit kaybetmeden başka bir hikâye geliyor. Durup bakmaya, anlamaya, içimizde ona yer açmaya fırsat bulamıyoruz. Belki de bulmak istemiyoruz.
Bazen düşünüyorum da teknolojinin seviye atlaması aramızdaki mesafeleri azaltmış olsa da içimizdeki uzaklıkları haddinden fazla büyüttü. Bir mesajla dünyanın öbür ucuna ulaşabiliyorken, yanı başımızdaki insanın kalbine ulaşamamak oldukça tuhaf değil mi?
Kalabalıkların içindeki yalnızlığı ilk ne zaman fark ettiğimi bilmiyorum. Belki bir otobüste herkesin başını telefonuna eğdiği bir anda...
Belki aynı masada oturup birbirine dokunamayan insanların arasında... Belki de büyük bir acının ardından herkesin birkaç gün konuşup sonra susmasında...
Çünkü artık konuşuyoruz. Çok konuşuyoruz.
Ama birbirimize değil.
Kendi öfkemize, kendi korkumuza, kendi haklılığımıza konuşuyoruz. Karşımızdakini anlamak için değil, kendimizi duyurmak için konuşuyoruz. Bu yüzden sesimiz çoğalırken sözümüz azalıyor.
Oysa insan sadece anlatmaya değil, anlaşılmaya da ihtiyaç duyar. Hatta bazen anlaşılmaktan önce gerçekten dinlenmeye...
Sanırım beni bu soruya getiren şey de bu oldu.
Birbirimizin sesini duyuyoruz ama hâlini duymuyoruz.
Cümlelerini işitiyoruz ama içindeki kırgınlığı duymuyoruz.
Kalabalıkları görüyoruz ama yalnızlıkları göremiyoruz.
Sonra dönüp yeniden aynı soruyu soruyorum:
Sahi biz ne zaman konuşan bir yalnızlık hâline geldik?
Belki de cevap çok uzaklarda değil. Belki birbirimize bakmayı bıraktığımız yerde başladı her şey. Bir insanın yüzünde taşıdığı hikâyeyi görmek yerine ekrandan akan görüntülere daldığımız yerde... Haklı olmayı, anlamanın önüne koyduğumuz yerde...
Ve belki de tam da bu yüzden yeniden öğrenmemiz gereken şey konuşmak değil, dinlemek.
Ve biz en çok konuşarak değil, birbirimizi duymayarak yalnızlaştık...
kızılcan.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.