Gençlikte sevmek için yaşarız, yaş ilerledikçe yaşamayı severiz. saint euremond
Bâde-i dil
Bâde-i dil

Boşluk II

Yorum

Boşluk II

( 1 kişi )

0

Yorum

3

Beğeni

5,0

Puan

56

Okunma

Boşluk II

Bir yola çıkıyorum. Yol uzadıkça uzuyor. Ben gidiyorum ama yolun nereye varacağı konusunda en ufak bir fikrim yok. Bildiğim ve inandığım tek bir şey var, o da bu yolu kati surette gitmem gerektiği…

Uzun yolculuklardan da uzaklaşmaktan da uzaklara varmış olmaktan da oldum olası korkmadım hiç. Belli bir eşikten sonra gitmek fikri ve o fikrin beni kimbilir nereye ulaştıracağı endişesi de önemini yitiriyor. Bir Boşluk’ta baş aşağı salınıp her geçen gün biraz daha biraz daha ölmektense yola çıkmış olmanın verdiği devasa huzur ve şifayı ruhumun her zerresinde hissetmek bizatihi buna cesaret etmiş olmak hikayemin kahramanı -beni- yaşama bir adım daha bağlıyor. Bu bağı artık sorgulamak istemediğimi fark ediyorum. Aksine bu bağa müthiş bir saygı duyuyor, tanrıya her geçen gün biraz daha yaklaşıyor, ona bana böyle hissettirdiği için her an tüm hücrelerimle teşekkür ediyorum.

Sizce insan, yaşam boyu sancısına ne sıklıkla şifa bulabilir? Bunu kaç kez derinden, tüm hücreleriyle hissedebilir ya da tanrı yaşam boyunca bir insanı kaç kez şifalandırabilir, bir gün nihayete erecek sınırlı yaşamı boyunca tanrının mertliği kaç kez yaratılmışın kendisinde suret bulabilir? Matematikle oldum olası aram yoktu. Fakat sözcüklerle uzun yıllar süren bir dostluğum var. Tanrının insan yaşamı boyunca ona sunduğu latifliği ve mertliği sizler de hesaplayın isterim. Benim hesabıma göre bu, oldukça az bir sayıda…

Öyle sınırlı ki bazıları dünyaya bir kez daha gelmeyi dileyip şu nasiplenemediği şifayı tatmak istiyor. Kimi tatmadığı şifayı hayat boyu hayal edip dururken kimi de tanrının ona bonkörlüğünü elinin tersiyle itiyor. Ya sen de hiç nasiplenmemişlerden olsaydın? Bunu düşündün mü? Hayır; sana aciz, nankör, doyumsuz, ruhsuz demek istemedim. Ufacık bir matematik hesabı belki daha iyi ve duyarlı bir insan olmanı sağlayabilir, dünyaya bakan pencerende çiçekler açtırabilir. Sadece öneri…

Müsaden olursa “Boşluk, Tanrı, Aşk ve Mahrem” kavramları üzerine kısacık bir şeyler yazmak, sohbet etmek isterim. Ben başlıyorum sen sonra hesaplaşırsın olur mu?

Boşluk Merhaba!

Tüm ihtişamınla, heybetinle hayatımın bir parçası olduğun, seni gönlümce doldurup bu doluluğu -nelerle dolu olduğunu belki sonra anlatırım- yaşama fırsatını bana verdiğin için teşekkür ederim. Ee, hepimizin vardır illaki bir Boşluk’u öyle değil mi? Her ne kadar içini güzelliklerle, neşeyle, sevinçle doldurduğumuz anlarda bizi büyülese de bazı anlarda da güzelliklerle dolu o eşsiz bağın çok çok ötesine fırlatabiliyor. Bunun adı hayal kırıklığıdır. Fırlatan çok hissetmez ama öteye fırlatılanın canına dikenler, camlar batar. Kırık herhangi bir nesnenin insan bedenine temasından sonra yarattığı tahribatın hissiyle olacak ki hayallerim kırıldığı vakit hep bir, belki de birçok kırık nesneye dokunduğumu ve onların da canımı akıl almaz biçimde yaktığını hissederim. Şifayı da hep tanrıdan dilerim. Önce o kucaklar beni, sonra birlikte geliriz üstesinden.

Kırılmış hayallerimizi bir kenara bırakıp yürüyelim mi biraz? Bir yolculuğa çıktık nihayetinde ilerlememiz gerekir öyle değil mi? Biraz da yoldan ve yoldakilerden söz edelim, hadi!

Kış mevsimi, 1 Aralık günü, yol boyu bir divane gibi yorulmak nedir bilmeden yürürken devasa bir salıncağa rastlıyorum. Bu salıncağı böyle soğuk bir mevsimde buraya kim kurmuş olabilir? Şuan karşımda gördüğüm çok eskilerden tanıdık bir tablo gibi. Gözlerimi kapayıp hatırlamaya zorluyorum kendimi. Evet, bunun mevsimini konuşmak belki saçma olabilir ama aralık ayının bu akılalmaz soğuğunda böyle görkemli, iç ısıtan, dert unutturan, yolu da yolcuyu da şaşırtan bir salıncağa rastlamak da hepimizi etkiler. Üstelik hiç hesapta yokken!

Salıncağı yakından incelemek için yanına sokuluyor, etrafında pervane böceği misali dönüyorum. Yol yormuş olmalı ki az dinlenmek, soluklanmak, huzur bulmak için salıncağa oturuyor, demirlerine kaygıyla tutunuyor, hafif hafif sallanıyorum. Ben sallandıkça ansızın salıncaktan kulağıma güçlükle işiteceğim fakat ezgisi ruhumu saran hoş sesler geliyor. Az sonra bunun en sevdiğim türkülerden biri olduğunu fark ediyorum. Bu devasa bir şey! Salıncak konuşuyor, türküler söylüyor. Hem çok üşüyor hem de oradan ayrılmak istemiyorum. Havanın keskin soğuğuna inat salıncağın tutunduğum demirleri avuçlarımı ısıtıyor, oturduğum yer ise dünyanın en rahat; en huzurlu koltuğu olup çıkıyor. Inmek istemiyor, en azından türkü bitene kadar o anın huzurunu tüm bedenimde hissetmek istiyorum. Salıncağın sesi artık herkesin duyabileceği şekilde yükseliyor:



Açma tabip sinemi

Derdim var dağlar gibi

Dertlerim salkım salkım

Bar vermiş bağ’lar gibi



Kimsin sen diyorum, konuşmak, anlatmak ister misin? Salkım salkım dertlerim var diyorsun belli ki aynı durumdayız ve yalnız değilsin. Konuş benimle, anlat…

“Ben Boşluk!” diyor. “Uzun zamandır buradayım ve yalnızım. Insanların gördüğü biçimde bir yalnızlık değil bu. Dertlerimi türkülerle anlatmayı severim, dostlarla oturup sohbet etmeyi, kitaplardan; şiirden konuşmayı da öyle… Bana soru sorulmasından pek hoşlanmam. Acımı, sancımı sorarsan sana “Bilmiyorum.” der, geçiştiririm. Seni baştan uyarmak isterim. Sana iyi gelebilirim, tutunduğun demirlerimin sıcaklığı sana iyi hissettirebilir, salınıp dururken bende dinlenebilir, gençliğine gidebilir hatta çocuklaşabilirsin. Yolculuğun sırasında benim gibi büyülü görünen ve sana eşsiz hissettiren bir salıncağa denk gelmiş olman sana huzur verebilir, benimle uzun zaman vakit geçirmek isteyebilirsin. Bunu ben de isterim hem de çok… Yalnız birkaç sorun var: Zaman zaman benim de demirlerim soğuyabilir, oturup konforlu bulduğun o koltuk canını yakabilir, salıncağın zincirleri gıcırdayıp o hoş türkü seslerini bastırabilir ve bu durum seni korkunç üzebilir. Ama lütfen gitme! O anlarda benden uzaklaşıp yollara düşme! Çünkü ben varlığımı ve ihtişamımı ancak birileri beni -içimdeki özü- fark edip senin gibi salınmak istediğinde hatırlayıp koruyabiliyor, canlılığımı asıl o zaman hissedebiliyor ve tüm kusurlarımı düzeltmek; onarmak için var gücümle mücadele etmesem de ona yakın bir çaba sarf ediyorum.”

Boşluk’un cümleleri yüreğime oturuyor adeta. Öylece hiçbir şey söylemeden bir süre donup kalıyorum. Bu derin cümleler, yüreğimden ve zihnimden sızlaya sızlaya geçip gidiyor ve içimin derinliklerinde sığışıp kendilerine uzun zaman boyunca barınabilecekleri bir yer yapıyor. Bir süre ikimiz de susuyoruz. Boşluk tarafından henüz rahatsız edici, ürkütücü, beni tekrar yollara düşürecek bir hamle yok. Hafif hafif ama azıcık da kaygıyla salınmaya devam ediyorum. Ben salındıkça türkü de devam ediyor:



Benim dertliler eşi

Yanar bağrımın başı

Çağlar gözümün yaşı

Dereler çağlar gibi…



Vakit gecenin yarısı. Ben Boşluk’ta salınıp türküleriyle mest olmuşken sokağın başından bize doğru birinin geldiğini görüyorum. Ay ışığı sokağı alabildiğine aydınlatıyor fakat yine de gelenin kim olduğunu seçemiyorum. Uzaklardan bize doğru yaklaşan kişinin Boşluk’un söylediği türküye eşlik eden sesi sokağı inletiyor adeta. Rahatımı bozup salıncağımdan kalkmaya niyetim yok. Gözlerimi kısıyor, gelenin en azından bir adam mı kadın mı olduğunu anlamaya çalışıyorum. Aramızdaki mesafe biraz daha azalınca gelenin; kumral, orta boylu, sıska bir adam olduğunu görüyorum. Üzerinde yeşil bir montu, boynuna doladığı gri tonlarında bir atkısı, paçalarını botlarının içine sıkıştırdığı bir de siyah eşofmanı var. Üşümüş ellerinde ise sıkı sıkıya tuttuğu iki kitap. Gözlerim kitaplara ilişiyor, ne okuyor olduğunu merak ediyorum. Fakat önce bu arkadaşa ismini sormak gerekiyor sanırım. Nedendir bilmiyorum iyi bir enerji almadım kendisinden ve bu soruyu nezaketle sormak gelmiyor içimden. Çünkü yolculuğum sırasında Boşluk’la karşılaşmış ve yaşam öyküme hoş birkaç an bırakmak istemişim. Bunu yaparken de her şeyden önemlisi üçüncü bir kişinin varlığını hiç de arzu etmemişim. Ee, şimdi nereden çıktın sen Ali Cabbar?!

“Kimsin sen?” diye soruyorum. Bir ürperiyor, çekiniyor arkadaş. Sonra soğukkanlılıkla cevap veriyor: “Ben İlyas, ya siz?” Ooo! Nezaketli adam, “siz” dedi! Ben kabalığımdan ödün vermeden cevaplıyorum: “İsmimi şuan söylemek istemiyorum. Senin için bir önemi olacağını da düşünmüyorum. Söyle bakalım ne işin var burada?”

İlyas: “Yolculuğum sırasında bu sokakta dolaşmaktan da şuan oturduğun salıncağın kenarına çöküp türküler dinleyip onunla sohbet etmekten de şiirlerden, kitaplardan, kadınlardan konuşmaktan da hep keyif aldım. Bu sokak, kasaba, kasabadaki insanların çoğu ve Boşluk beni tanır, bilir. Şuan kaçıncı kez buradayım ve daha kaç kez buraya geleceğim bilmiyorum. Sayılarla aram yoktur pek. Fakat burada ilk kez siz gibi birine rastlıyorum.” Ay ışığı beni fazlasıyla aydınlatmış olmalı ki İlyas’a şimdiye kadar gördüklerinden farklı gelmişim.” Boşluk, sence ne demek istedi bu arkadaş?” Boşluk: “Çok kişiyle geldi buraya İlyas, çok insanı ağırladık, sohbet ettik. Seni elindeki kitaplara bakışından farklı görmüş olabilir.” Biraz düşünüyor, fazla da uzatmıyorum. Amaaan çok da önemli değil. İlyas’ın siması biraz daha bakınca bana tanıdık gelmeye başlıyor. Ay’dan rica ediyorum: “Şu ihtişamlı ışık hüzmeni İlyas’a çevirir misin azıcık?” Beni kırmıyor. Hoop ışıklar İlyas’a!

Sokak, doğa, Boşluk, türküler benden yana. Evet evet ben tanıyorum İlyas’ı. Şuan bir kez daha bakınca hatırladım. Boşluk’a doğru, yolculuk halindeyken kasabadan geçiyordum. Çok sayıda bir grup insanla selamlaştık, tanıştık. Yol sordum, yoruldum, sızlandım, rehberlik etti bazıları; bazıları da teselli… Bunlardan bikaçının elinde İlyas’ın resmini görmüştüm. Birbirlerine gösterip aralarında fısıldaşıyorlardı. Merak edip sormuştum: “Hayrola, kimdir bu adam?” Onlar da birkaç cümleyle anlatmışlardı. Kıyafetleri bile fotoğraftakiyle aynı, bu o adam evet!

“Ben seni tanıyorum.” diyorum, İlyas’ın sinsi sessizliği ve sakinliği canımı sıkıyor. Öylece dikilmiş Boşluk’un yanında, belki de içten içe benim gitmemi istiyor, oturduğum yerde gözü var gibi. Ben kalksam hemen oraya birini oturtacak belli. Asla niyetim yok böyle bi şeye! Onu yanıbaşımızdan göndermek istiyorum. Boşluk’la baş başa kalalım, yalnız bana türküler söylesin, yalnız ben duyayım onu; başka bir ses, başka bir nefes bölmesin bizi istiyorum. “İlyas, ben seni tanıyorum.” diyorum, tekrar ve devam ediyorum: “Kasabadaki insanların çoğu senin için fitne fücur, fesat diyorlar.” Bunu söylerken beni bir gülme alıyor. Ben kahkahamı bastırmaya çalışırken Boşluk’un kahkahasını duyuyor, ondan cesaretle hunharca gülmeye başlıyorum. Artık eminim İlyas benim gibisini buralarda daha önce görmemiştir. Az sonra kahkahamız diniyor. Bu kez Boşluk konuşmamıza fırsat vermeden araya giriyor. Hala gülesi var bence ama ciddileşiyor bir anda. Bunu öyle profesyonelce yapıyor ki ona hayranlık duymamak mümkün değil. “ilyas benim dostum, yıllardır buraya gelir ve beni ziyaret eder. Yanıma çöker, birlikte türküler söyler, hayattan konuşuruz. Ona karşı kibar olmanı isterim.” Ben Boşluk’a sırtımı daha sıkı dayayıp oturduğum yere iyice yerleşiyorum. Nezaketle: “Bunu dikkate alacağım.” diyorum. Evet, böyle söylüyorum çünkü orada; Boşluk’ta olmak bana müthiş bir mutluluk ve haz veriyor. Aramız bozulsun da istemiyorum. Onu kaybetmekten de onsuz yola devam etmekten de çok korkuyorum. Konuyu dağıtmak için bir soru soruyorum: “Arkadaşlar, mahrem nedir?” Boşluk hemen cevap veriyor: “Birinin sırlarını bilecek kadar yakını, dostu olmak demektir.” İlyas, Boşluk’un gözlerinin içine bakıyor bir süre ve sonra başını öne eğiyor. Ben araya giriyorum: “Başkalarının duymaması, öğrenmemesi gereken, gizli bir şey demektir. Bir erkeğin en özelim diyebileceği mahremiyeti kadını, kadınınki de aşk duyduğu erkektir. Âşk da bir mahremiyet değil midir? Ne uluorta konuşulmalı, ne başkalarıyla paylaşılmalı, ne de dillere düşürülmelidir. Bir kadının da bir erkeğin de mahremi tektir, tek olmalıdır. Birden fazla aşkın olmayacağı gibi…”

Boşluk, sessizleşiyor iyice. Derin, uzak düşüncelere dalıyor. Konuşmayacak bir süre belli. İlyas, dizleri üstüne çökmüş, gözlerinden uyku akıyor. Buna rağmen yanımızdan, yanıbaşımızdan gitmiyor. Konuşsana İlyas sen konuş desem sabaha kadar beni yerecek bir havası var. “Kalk da git yanımızdan” der gibi bakıyor bana. Âh, bir fırsatını bulsa beni Boşluk’tan ayırıp koparacak ve çoook uzaklara gönderecek. Boşuna kasaba halkı “fesat” dememiş İlyas’a. Boşluk nihayet cümlelerimin etkisinden çıkıyor ve konuşmak istiyor:

“Ben bu düşüncelerini tamamlamak, eksik olan ne varsa yanına ilişip sonsuza dek orada yaşamak isterdim. Fakat bunu ne kadar gönülden istediğim konusunda da kaygılarım var. Bilmiyorum desem kızar mısın? Gerçekten nasıl olacak bilmiyorum. İçimden şuan ne geçiyorsa size onları aktarmak, biraz rahatlamak, biraz da tanrının bana bonkörlüğünü ellerimin tersiyle itmek istiyorum sanki. Aşk ve dostluğa olan inancımdan şüphe etmenizi istemem, beni kötü biri olarak hatırlamanızı da… Genelde hislerimi hep türkülerle anlattım ben. Şimdi de bir türküyle kalbinize dokunmak, sizde belki sonsuza dek bir anı olarak kalmak için söyleyeceğim. Bu türkü üçümüzün arasında özel olsun ve yaşam boyu da özel kalsın isterim.” İlyas, oturduğu yerde kıvranıyor, bir şeyler söylemek için tam harekete geçiyorken ona engel oluyor, sesimle sesini bastırıp konuşmasına fırsat vermiyorum. Salıncağın demirlerine sıkı sıkı tutunup Boşluk’u yüreğimin derinliklerinde hissedip bir ileri bir geri sallanırken: “Hadi, söyle türkümüzü o zaman.”diyorum. Boşluk, başlıyor söylemeye:





Bu ne biçim dünya, hain dünya

Bir kere bile halimi görmüyor

Seni göremeyince deli oluyorum

Mezarıma gel, gül dök

Mezarıma gel, gözyaşını dök

Mezarıma gel, beni hatırla…





Bu, Boşluk’un sesinden duyduğum son türkü oluyor. Isınmak için tutunduğum salıncağın demirleri buz kesiyor. Ellerim istemeye istemeye demirlerden aşağı doğru kayıyor. Sırtımı aşkla dayadığım, keyifle, sohbetle oturduğum salıncak diken olup beni fırlatmak istiyor. Gözyaşlarıyla salıncaktan kalkıyor, birçok kırık nesneyi avuçluyormuşum hissiyle oradan yavaş yavaş uzaklaşıyorum. Tanrı tepeden beni izliyor ve diyor ki: “Yol da, yolculuğun da devam ediyor. Sakın bırakma kendini.Ne zaman istersen seni sınırsız kucaklarım. Sen yeter ki inan, bana da yoluna da inan. Yürü, seninle gelmek isteyen gelir zaten.” Tanrıya gülümsüyor, birkaç adım daha ilerliyorum.

İlyas arkamdan sesleniyor: “Adın neydi?” Bu kez ‘siz’ değil de ‘sen’ diye seslendi. Gidiyor oluşumun sevinci sarmış belli, şuan yaşadığı saadet; nezaketini çalmış olmalı. “Boşluk bilir.” diyorum. “Adım ‘GülNur’ utanır mı bilmem, sor ona:



“Kışın nar yemeyi sever mi?”

Paylaş:
3 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 

Topluluk Puanları (1)

5.0

100% (1)

Boşluk ıı Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Boşluk ıı yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
Boşluk II yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
Paylaş
YAZI KÜNYE
Tarih:
13.5.2026 21:45:26
Beğeni:
3
Okunma:
56
Yorum:
0
BEĞENENLER
POPÜLER YAZILARI
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL