14
Yorum
40
Beğeni
4,8
Puan
381
Okunma

Azra’nın kendini en iyi anlayan, onu sessizce dinleyen geceleri vardı.
Herkes uyuduktan sonra, odasının ışığını söndürür, başucunda bulunan radyonun düğmesini yavaşça çevirirdi. Karanlığın ortasında bir cızırtının arkasından bir ses yükselirdi, sakin, derin ve kendinden emin. O ses, sanki kalabalıklara değil de doğrudan ona konuşuyordu.
İlk başta sadece sessizce dinledi.
Sonra bir süre bekledi.
Daha sonrada yazmaya başladı.
Küçük kâğıtlara içinden geldiği gibi cümleler döktü. İsmini yazmadan, kendini saklayarak… Ama yazdıkça her kelimede biraz daha açılarak. Zamanla mektuplar birikti. Bazıları çekmecede kaldı, bazıları gönderildi. Hangisi ulaştı, hangisi kayboldu, hiçbir zaman bilemedi.
Bir gece, elleri titreyerek telefonu çevirdi.
Sıkıla sıkıla, ilk kez bağlanıyorum, dedi.
Adam sustu bir an. Sonra o tanıdık sesiyle, bu kez ona doğru eğilmiş gibi konuştu:
Ve içinden kendi kendine bu defa "geç kalmadın." Dedi.
O iki kelime, Azra’nın içinde bir yerin kilidini açtı.
Artık sadece onu dinlemiyordu.
Artık yönünü biliyordu.
Azra çok zekiydi. Bunu kime sorsanız söylerdi. Önünde açılabilecek onlarca kapı vardı. Ama o, tek bir kapının önünde durdu: adamın okuduğu bölüm.
Bu bir tercih değildi. Bu, sessizce verilmiş bir karardı.
Geceleri ders çalışırken, sayfaların arasında sadece bilgiler yoktu; bir ihtimal vardı. Aynı şehir, aynı bina, belki aynı koridor…
Ve başardı.
Kayıt günü kalabalığın içinde yürürken onu ilk kez gördü. Radyodaki sesin bir bedeni vardı artık. Beklediğinden daha gerçek, daha sıradan… ama bir o kadar da tanıdık.
Göz göze geldiler.
Sanki hiçbir şey olmadı.
Ama her şey başladı.
Zaman geçti. Aynı yerlerde bulundular, aynı cümleleri paylaştılar. Gülüşler uzadı, bakışlar derinleşti. Ama hiçbir şey tam olarak söylenmedi. Çünkü bazı duygular, dile gelirse bozulur sanılır.
Ve sonra hayat araya girdi.
Adam, mezuniyetin eşiğinde dururken başka bir gerçekle yüzleşti: gelecek. İş, para, sorumluluk… Ayakta kalma telaşı.
Bir gün Azra’ya baktı ve yutkunarak şunu söyledi:
Şu an ben sana bir şey veremem.
Bu bir reddediş değildi aslında
Ama bir sondu.
Azra o gün hiçbir şey söylemedi. Sadece içinden bir kapı kapandı. Sesi çıkmadı, gözyaşı akmadı, öylece bakakaldı. Daha sonraki günler çoğu gece iki gözü iki çeşme ağladı için için. Ama o andan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
Azra gün geçtikçe güz gülleri gibi solup o sevgiyle pembeleşen yüzü, griye dönen gökyüzü gibi oldu.
Zaman yine geçip gitti
Azra, kendine bir hayat kurdu. Düzgün, mantıklı, sessiz, sakın. Seçim gibi görünen ama aslında vazgeçiş olan bir hayat. Gülümsedi, konuştu, nefes alıp nefes verdi, yani yaşadı… ama içindeki o ilk sesi bir daha hiç duymadı.
Adam ise çok çalıştı. Çok yoruldu. Başardı. İnsanların imrendiği bir hayatın içinde yerini aldı. Ama bazı geceler, hiçbir sebep yokken uykuları kaçtı, içi daraldı. Eksik olan bir şey vardı.
Adını koyamadığı bir şey.
Yıllar sonra, eski eşyaların arasında bir fotoğraf buldu. Sararmış bir an… genç bir kız, hafifçe gülüyor. Gözlerinde tanıdık bir şey.
O an anladı.
Bazı insanlar hayatından çıkmaz.
Sadece sessizliğe bürünür.
Azra çoktan kendi sessizliğini kurmuştu. Belki bir evde, belki bir okulda talebelere ders anlatırken, belki başka bir şehirde… ama en çok da kendi içinde.
Ve adam, derin bir iç çekti. İlk kez gerçekten geç kaldığını fark etti.
Ama bazı hikâyelerde geç kalmak, bitmek demektir.
Onlar da hiç bitmedi aslında.
Sadece konuşmayı bıraktılar.
Ve aynı hikâyenin içinde,
birbirine hiç ulaşamayan iki hatıra olarak kaldılar.
Beyzade / Hüseyin Ekici
05.05.2026
5.0
94% (16)
1.0
6% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.