1
Yorum
2
Beğeni
5,0
Puan
125
Okunma
Bu ülkenin hikâyesi artık kitaplara sığmayacak kadar ağır, vicdanlara sığmayacak kadar kirli.
Bir yerde insanlar bir dereyi, bir ağacı, bir yaşamı savunduğu için “suçlu” ilan ediliyor. Doğayı korumak isteyenler gözaltına alınırken, onu talan edenler protokolde ağırlanıyor. HES karşıtı olmak, bu düzende neredeyse vatana ihanetle eş tutuluyor; çünkü burada suç, doğayı yok etmek değil, ona sahip çıkmak.
Adalet isteyenlerin başına gelenler ise bu hikâyenin en karanlık kısmı. Adalet talep edenler, adaletsizliğin bizzat hedefi haline geliyor. Mahkeme salonları hakikatin değil, gücün yankılandığı yerlere dönüşmüş durumda. Hukuk, güçlülerin eğip büktüğü bir metin; zayıfların ise sırtına yüklenen bir taş artık.
Zayıf olanın ezildiği, sahipsiz olanın yok sayıldığı bir düzen bu. Kimsesi olmayanın sesi duyulmuyor; duyulsa bile bastırılıyor. Güçlü olanın ise suçu görünmez kılınıyor. Dosyalar kapanıyor, gerçekler örtülüyor, sorumlular korunuyor. Sanki görünmez bir el, güçlü olan herkesi dokunulmazlık zırhıyla kaplıyor.
Ve masumlar… En büyük yükü onlar taşıyor. Yıllarını çalınmış hayatlar, kaybolmuş gençlikler, parçalanmış aileler… Bir gün “yanlışlık oldu” denilerek serbest bırakılan insanlar, aslında ömür boyu sürecek bir cezanın içine çoktan atılmış oluyor. Çünkü özgürlük sadece kapıların açılması değil; itibarın, zamanın ve hayatın geri verilmesidir. Oysa burada hiçbir şey geri verilmiyor.
Bu, sadece bir adalet krizi değil; bu, bir vicdan çöküşü.
Bu, sadece bir sistem sorunu değil; bu, insan olmanın anlamının yitirildiği bir karanlık.
Ve en acısı şu: Herkes görüyor. Ama ya korkudan susuyor ya da alıştığı için susuyor.
İşte asıl çürüme tam da burada başlıyor.
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.