0
Yorum
3
Beğeni
5,0
Puan
152
Okunma
OĞULKOLİK
Kapı zilinin her çalışında, “geldi” umuduyla kapıya koşardı. Bazen yan komşu bir ihtiyacını almak için çalardı kapıyı, bazen site görevlisi Hüseyin. Her kapı açılışında oğulcuğunu karşısında görememenin hüsranını yaşar, sevinçle açtığı kapıyı buruk bir yüzle kapatırdı. Oysa oğlunun geldiği zaman, ana ile oğulun mutluluğu birbirine karışırdı.
Birkaç kez komşu kapıyı çaldığında, yüzüne bile bakmadan,
“— Nerede kaldın oğul?” diye seslenmişti.
Kapıyı çalanın komşusu olduğunu fark edince de,
“— Ay komşu, kusura bakma, oğlum sandım…” diyerek mahcup olmuştu.
O, anne olmanın ötesinde bir oğul kolikti. Oğlu erken geldiğinde sevinir, geç kaldığında sitemkâr sözleri ardı ardına sıralardı.
“Oğulcuğum,” dediği kişi artık üniversiteyi bitirmiş, evlenip çoluk çocuğa karışacak yaşa gelmişti, hatta geçiyordu bile. Devlet kurumunda işe başlamış, imza yetkisi olan önemli bir görevde çalışıyordu.
Ama anacığının gözünde hâlâ çocuktu.
Eve geç kalsa telefonu çalardı; arayan çoğu zaman annesi olurdu. Öyle anlar olurdu ki, oğul daha sitenin kapısına gelmeden, asansöre binmeden, hatta kapının önündeki paspasa ayağını basmadan telefon çalardı.
“— Neredesin oğulcuğum? Gözlerim yollarda kaldı…”
Oğul bulunduğu yeri, eve uzaklığını tek tek anlatırdı. Bazen muziplik yapar, hâlâ iş yerinde olduğunu söyler; telefonu kapatır kapatmaz anahtarla kapıyı açıp,
“— Ben geldim!”
Diyerek annesini heyecanlandırırdı.
Yıllar geçtikçe bu bağ, sevgiyle beslenen bir bağımlılığa dönüştü. Komşuların, iş arkadaşlarının bile dikkatini çeker oldu.
“— Bırak biraz arkadaşlarıyla takılsın, hayatı öğrensin…” diyenler oldu.
Ama annenin cevabı hep aynıydı:
“— O bensiz yaşayamaz. Çabuk kandırırlar. Kazancını elinden alırlar, kötü yollara sürüklerler…”
Oğul da farklı düşünmüyordu.
“— Annemden izin almadan gelemem,” derdi arkadaşlarına.
“— Nerede olduğumu bilmesi gerekir.”
Kendi cinsinden olanlarla rahat konuşur, ama karşı cinsten biriyle karşılaşınca yüzü kızarır, elleri terler, ne yapacağını bilemezdi. Bildiği konularda bile bocalar, lafı dolandırırdı. Bu yüzden iş arkadaşları ona “ana çocuğu”, “süt kuzusu” gibi lakaplar takmaya başlamıştı.
Maaş günü geldiğinde anne, oğlunu alır kuyumcuya ya da döviz bürosuna götürürdü. Altın alınır, döviz yapılırdı. Oğulun itiraz etme hakkı yoktu. Zamanla o da alışmıştı. Çalışma arkadaşlarına “aile borcu var” diyerek durumu geçiştirirdi.
Ne giyeceğine bile annesi karar verirdi. Giyimi yaşıtlarına benzemez, daha çok yaşlı bir beyefendiyi andırırdı. Ütü, temizlik, düzen… Bunlar vazgeçilmezdi.
Dışarıda yemek yiyecekse annesi yanında olmalıydı.
“— Tek başına yemek mi yenir?” derdi.
Baba da bu düzenin dışında değildi. O da kendi bildiği gibi katkı sunardı. Beğendiği gömlekleri, pantolonları alır, oğlunun giymesini isterdi. Oğul bir gün gömleğin rengini beğenmediğini söylemiş, babası buna gücenmişti. Yine anne araya girmiş, mesele tatlıya bağlanmıştı.
Ama günlerden bir gün…
Oğul kapıyı açtı. Annesi yine aynı heyecanla karşısındaydı.
“— Neredeydin oğulcuğum? Yüreğim ağzıma geldi…”
Oğul bu kez cevap vermedi. Ayakkabılarını yavaşça çıkardı. Derin bir nefes aldı. İlk defa gözlerini annesinin gözlerine dikti.
“— Anne…” dedi, sesi titreyerek,
“— Ben büyüdüm.”
Anne bir an donup kaldı.
“— Korkuyorum,” dedi oğul,
“— Ama senden değil… Kendim olamamaktan korkuyorum.”
Sessizlik çöktü eve.
Anne ilk kez oğluna dikkatle baktı. Karşısında, artık çocuk olmayan bir adam duruyordu.
O an, kapı zilinin sesi yoktu. Telefon çalmıyordu.
Ama yıllardır aralarında çalan görünmez zil, ilk kez sustu.
Anne yavaşça geri çekildi.
Kapıyı bu kez o değil, oğlu kapattı.
Eyüp Uysal
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.