0
Yorum
4
Beğeni
0,0
Puan
174
Okunma
Bu şehrin bir yaşayanı idim. Her sabah aynı saatte, evimin dış kapısını örtüp, ayak seslerimi sokakların toprağına teslim ederdim. Hiçbir evin içine göz dikmezdim; çünkü herkesin hayatı, benimkisi gibi: bir yanı noksan, bir yanı tamam. Bu noksanlık ve tamlık, zamanın akışıyla birleşip, insan ruhunu hem yaralayan hem de besleyen bir sır gibi durur.
Dışarıda koşuşturan insanlar… Uzunca bakardım peşlerinden. Sanki birazdan geri dönecekler ve ben onları beklediğim için bana bir mukafat verecekler. Bu fikir, içime sıcak bir kan gibi akardı, yüzümde sessiz bir tebessüm bırakırdı.
“Haydi canım,” derdim kendi kendime, “tanımadığın yüzlerin sana ne dönüşü olur?”
Az önce, evden çıkmadan birkaç dakika evvel, bir adam zamanımı ziyan etti. “Kalbinin kapıları yalnız sana örtülmüş,” dedi. “Yaşadığın alanlarda bir nokta kadar kalıyorsun.” Sonra ellerime görünmez boks eldivenleri giydirdi. “Rakibin sensin,” dedi. “Önce kendini soluksuz bırak. Sonra kaşını patlat. Ne zaman avcı gibi hissetmezsen, işte o zaman senin senle kavgan biter.”
Ben, hiçbir canlıya kıyamayan bir varlık olarak, kendime nasıl kıyarım?
Birini sevmek için şartlarım çok basit: birinin beni sevdiğini hissettirmesi kâfi. Fakat neden önce kendimle harp etmeli, kendi nefsimle cebelleşmeli ve öylece birini kazanmalıyım? Dövecek biri varsa ve o dayağı hak ettiğini düşünürsem, vallahi baba gibi kalkar bir güzel döverim. Ama aşk… aşk bu mu olmalı?
Kalbin kapısı var mıdır? Rengi ne olmalı? Kırmızı mı, pembe mi, belki de mavinin en derini… Saçma. Kalbin kapısı yoktur; renk seçeneğine hiç gerek yoktur.
Birkaç gündür beynimdeki boş kovanların ateşlenme sebebini arıyorum. Evet, bir yerde hata veriyorum. Çünkü ben, herkese can kenarıyım. Kimse kaybolmamdan korkmaz; hatta yokluğum ve varlığım aynı yola çıkar. Ama yorulan, her seferinde ben olurum.
Gecenin sessizliğinde, şehrin taşları ve kaldırımları arasında yürürken, eski zamanların taş sokaklarından geçen bir hüzün gibi içim dolup taşar. Susmak, güzelleştirir kainatı. Sanki bir tek benim sesim eksilince, her şey yerli yerine oturur.
Ah, o eski kelimelerin kudreti… “Mukafat”, “nefs”, “cebelleşmek”, “üstünkörü”, “hürtme” gibi kelimeler zihnime dolup taşarken, her biri ruhumda bir çağrışım bırakır. Kendimle savaşımı, zamanla, bu eski kelimelerle tanır, tanır ve kabullenirim.
İyi geceme iyi gelen de bu: sessizlik içinde, kendi nefsimle harp etmeden, var olabilmek. Şehrin gölgelerinde yürümek, kendime bakmak, zamanın içinde kaybolmadan, kaybolmuş gibi görünmek… ve onun o yeşil gözlerinden hürtmel öpmektir, yüreğin en sessiz köşesinden akan bir mukafat gibi.
17-03-2026
ist
zaralıcan
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.