0
Yorum
3
Beğeni
5,0
Puan
88
Okunma

Deniz ve Derya’nın hikâyesi, bir sazın tellerinden yükselen nağmelerle başladı.
Kent’in dar sokaklarından birinde, eski bir konakta verilen saz kursunun son dersinde tanıştılar. Deniz, parmakları tellerde dans ederken göz ucuyla yanındaki kadına bakmıştı. Derya’nın saçları omuzlarına dökülüyordu, gözleri ise notaları takip ederken hafifçe kısılıyordu. Ders bittiğinde ikisi de Salondaki aynı banka yöneldiler; sanki önceden sözleşmiş gibi.
Oturduklarında göz göze geldiler.
Sözcükler gereksizdi.
Bir gülümseme, bir iç çekiş, bir anlık sessizlik… Ve o anda, kalplerinde bir filiz kıpırdadı. Henüz adı konmamış, ama çoktan kök salmış bir aşk.
Günler haftalara, haftalar aylara döndü. Birlikte saz çaldılar, şiirler okudular, sahilde yürüdüler. Deniz’in Derya’ya yazdığı ilk şiir parçasını dinlerken Derya’nın gözleri dolmuştu. “Bunu senin için yazdım,” demişti Deniz usulca. Derya sadece başını Deniz’in omzuna yaslamış, cevap vermemişti. Bazen sessizlik en güzel cevaptı.
Sonra Derya’nın işi çıktı. Yurt dışına, uzak bir şehre gitmek zorundaydı. Ayrılık günü hava yağmurluydu. Havaalanında sarıldıklarında ikisi de ağlamadı; sadece birbirlerine sımsıkı tutundular. “Her gece arayacağım,” dedi Derya. “Ve döneceğim. Söz.”
Telefonlar onların yeni köprüsü oldu. Gece yarısı mesajları, sabah erken saatlerdeki uykulu sesler, bazen sadece birbirlerinin nefesini dinlemek… Mesafeler büyüdükçe özlem de büyüdü. Yıllar geçti. İki yıl, üç yıl… Deniz bazen pencere kenarında sazını alıp aynı eski parçayı çalardı; Derya’nın sevdiği o nağmeyi. O zamanlar sanki Derya odadaymış gibi hissederdi.
Ve bir sonbahar akşamı kapı çaldı.
Deniz kapıyı açtığında karşısında Derya duruyordu. Saçları biraz daha uzamış, gözlerinde aynı ilk günkü ışık vardı. Bir an donup kaldılar. Sonra aynı anda koştular. Sarıldıklarında sanki zaman geri sardı; o ilk bank, o ilk bakış, o ilk filiz… Hepsi oradaydı, kollarının arasında.
“Geldim,” diye fısıldadı Derya.
“Bekledim,” dedi Deniz, sesi titreyerek.
O gece arabaya bindiler. Şehrin dışına, dağ yoluna doğru sürdüler. Yüzyıllık bir çınar ağacının gölgesinde
yükselen eski bir konak duruyordu. Taş duvarları, ahşap işlemeleri, geniş saçaklarıyla adeta zamanın dışına çıkmış gibiydi. Burası Derya’nın ailesine aitti; yıllardır boş duran, sadece anıların yaşadığı o konak.
Kapıyı açtıklarında içeride odun kokusu ve eski bir sobanın sıcaklığı onları karşıladı.
Sobayı yaktılar. Yer sofrası kurdular. Derya’nın getirdiği şarap kadehlerde kızıldı. Deniz sazını aldı, tellere dokundu. Aynı şarkıyı çaldı; yıllar önce Derya için bestelediği o parçayı. Bu kez Derya da eşlik etti, sesi hafif çatallı ama sıcacık.
Dışarıda rüzgâr çınarın dallarını okşuyordu. Sanki ağaç da onları dinliyordu; yüzyıllık gövdesiyle, kökleriyle, yapraklarıyla… Belki de nice âşığın hikâyesine tanıklık etmişti, şimdi bir yenisine şahit oluyordu.
Gece ilerledikçe sobanın çıtırtıları, sazın nağmeleri ve iki kalbin atışı birbirine karıştı. Hasretleri, özlemleri, bekleyişleri… hepsi o konakta eridi, yerini saf bir sıcaklığa bıraktı.
Sabah olduğunda çınarın altında durdular. Güneş dalların arasından süzülüyordu. Deniz, Derya’nın elini tuttu.
“Artık gitmeyeceksin, değil mi?” diye sordu.
Derya gülümsedi, başını Deniz’in göğsüne yasladı.
“Gitmeyeceğim. Burası artık aşk evimiz.”
Ve o yüzyıllık çınar, dallarını hafifçe sallayarak sanki onayladı.
Aşkları da onun gibiydi artık: derin köklü, sarsılmaz, zamana meydan okuyan bir çınar. Aşk ile selam olsun..
Bedri Demirpençe
5.0
100% (1)