0
Yorum
3
Beğeni
5,0
Puan
46
Okunma
İNANÇ
Zaman, insanın omzuna sessizce çöken bir gölgedir. Yıllar geçer, yüzler değişir, şehirler kabuk bağlar; ama bazı günler vardır ki hatıranın içinde taze kalır. İşte o gün de öyleydi.
Kışın sertliğini unuttuğu, güneşin ince bir merhametle yeryüzüne dokunduğu bir vakitti. Ablam ve Emiş abla çocukluk yıllarını birlikte geçirmişler. İki iyi arkadaş, iki iyi dostlar. Eşleri de öyle. Evin içinde usul usul konuşurken, içime bir yol arzusu düştü.
“Haydi,” dedim, “Tarsus’a gidelim. Bir günü tarihin ara sokaklarında geçirelim.”
Eşleri gelmek istemedi. İki ablam, benim acemi şoförlüğümün cesaretine sığınarak yola çıktık. Mersin’inin sokakları Deli Çay arkamızda kaldı. Yol, önümüzde ince bir yaygı gibi uzanıyordu. Yol boyunca fabrikalar meyve bahçeleri arkamızda kalırken aynı yöne giden taşıtlar bize eşlik ediyorlardı.
Tarsus bizi Nusret Mayın Gemisi ile karşıladı. Kocaman gövdesi ile zamanın aşındırıcı etkisine rağmen, sapa sağlam konulduğu parkta ziyaretçilerini bekliyordu. Savaşın galibi, barışın efendisiyim diyordu. Çevresini dolaşırken ablalarıma gemi ile ilgili bilgiler anlattım. Beni dinlerlerken onlar dualar ettiler; minnet, sessizce dudaklardan döküldü.
Cleopatra Kapısı’nın gölgesinde durduk. Tarihin efsanelerini anlattım onlara; güzelliği dillere destan kraliçeyi, zeytinyağının ışıltısını, Mısır’dan taşınan kumların hikâyesini… Belki hakikatle hayalin sınırı silikti; ama anlatının büyüsü ile dikkatle dinlediler.
Dar geçitlerden geçtik. Bedesten ’in taş duvarları, Bakırcılar Çarşısı’nın çınlayan sesi, Roma Yolu’nun kadim çizgileri…
Her adımda geçmişle bugünün iç içe geçtiğini hissettik. Kış olmasına rağmen hava yumuşaktı. Bir çay bahçesinde oturduk. İnce belli bardaklardan yükselen sıcak çayın buharı, yüzlerimize değdi. Gün, ikindinin sarı ışığına yaslanmıştı. Batan güneşin ışık huzmeleri bulutların arasından süzülürken gökyüzünde fotoğrafik anlar sergiliyordu.
Tam dönüşe niyetlenmişken, aklıma bir kuyu düştü.
St. Paul Kuyusu…
Eski Tarsus evlerinin arasında, sessizliğini koruyan o taş yapı. Suyunun kutsal olduğuna inanılırdı. Hristiyanlar için bir hac nişanı sayılırdı. Bunları anlattım. Merakla yaklaştık. Kovayı aşağı bıraktık. Kovanın zincirinden sürtünme sesi kuyunun derinliğinde yankılandı.
Kuyudan çektiğim berrak suyu üçümüz de içtik. Soğuk kuyu suyu boğazımızdan geçip midemize indi. O an bunun sadece bir su olduğunu düşündüm. Fakat insan, bazen fark etmeden sembollerin eşiğinden geçermiş.
Akşam eve döndüğümüzde sofrada neşe vardı. Gezimizin heyecanını ablalarım anlattılar. Ben de yarı şaka, yarı ciddiyetle,
“Bugün sizin gacılar hacı oldular,” dedim. “Kutsal kuyudan su içtiler.”
Gülüşmeler oldu. “Allah kabul etsin,” diye karşılık verdiler.
Gece ise başka bir kapı aralandı.
Sabah ablamın yüzünde uykusuzluğun gölgesi vardı. Bana bakarak
“Annem rüyama girdi,” dedi. “Neden içtin o sudan, sen Müslüman çocuğu Müslümansın” diye kızdı. Sabaha kadar uyuyamadım.”
Emiş abla da aynı huzursuzluğu yaşamış…
Bir kuyunun suyu, gecenin içinde başka bir anlama bürünmüştü…
O zaman anladım: İnanç, su gibi berrak değildir her zaman. Bazen insanın içine çöker; rüyalarına karışır; geçmişin sesiyle konuşur. Bir yudum su, bir ömrün tereddüdüne dönüşebilir…
Biz o gün Tarsus’un taş sokaklarında dolaştık, bir kuyudan su içtik. Ama aslında herkes kendi inancının sınırında gezindi.
Zaman geçti. O gün, bir hatıra olarak kaldı. Fakat bana hep şunu fısıldadı:
İnsan bazen susuzluğunu gidermek için eğilir;
Ama içtiği şey yalnızca su değildir…
5.0
100% (1)