0
Yorum
3
Beğeni
5,0
Puan
244
Okunma

Hayatımız o kadar çok başkalarının söylediklerine göre şekilleniyor ki, artık kendi aklımızla düşünmeyi, kendi vicdanımızla tartmayı neredeyse unuttuk. Bir söz söyleniyor. Bir vaazda, bir sohbette, bir ekranda dile geliyor. Sonra kulaktan kulağa dolaşıyor. Herkes onu tekrar ediyor. Herkes onu başkasına aktarıyor.
Bunu yaptıkça garip bir manevi haz duyuluyor. Sanki bir bilgiyi paylaşmak onu yaşamanın yerine geçiyormuş gibi. Sanki söylemek sorumluluğu ortadan kaldırıyormuş gibi bir rahatlama hissi oluşuyor. Oysa bu, insanın kendini kandırmasından başka bir şey değil. Çünkü söz, hayata dönüşmediği sürece sadece gürültüdür.
Birisi bir vaaz vermeye kalktığında çoğu zaman ilk cümle “Resulullah bu konuda ne dedi?” olur. Bu soru dışarıdan bakıldığında saygılı, dindar ve ölçülü görünür. Ama arkasında büyük bir kaçış gizlidir.
Çünkü kimse “Resulullah bu konuda nasıl yaşadı, biz de ona göre yaşamaya hazır mıyız?” diye sormaya cesaret edemez. Zira bu soru insanı konforundan eder. Rahatını bozar. Ezberini dağıtır. Sorumluluk yükler.
Sözleri ezberlemek kolaydır. Ama o sözlerin bedelini ödemek zordur. İşte bu yüzden insanlar hadisleri toplar. Ayetleri alıntılar. Cümleleri biriktirir. Sonra her ortamda anlatır. Her fırsatta tekrar eder. Ve bunu yaptıkça kendini çok dindar sanır.
Oysa bu dindarlık değildir. Bu, dinin içinin boşaltılmasıdır. Dinin bir vitrin süsüne, bir gösteri aracına, bir konuşma malzemesine dönüştürülmesidir.
Resulullah garibanı korudu. Yetimi yalnız bırakmadı. Adaleti ayakta tuttu. Komşusu açken tok yatmadı. İnsanların derdini uzaktan değil yakından bildi. Sadece sadaka vermedi. İnsanları ayağa kaldırdı. Bağımlı değil özgür bireyler yetiştirdi. Kimseyi ezdirmedi. Kimseyi kulluk düzenine mahkûm etmedi.
Ama bugün bu hayatı anlatan kaç kişi var? “Gel biz de böyle yaşayalım” diyen kaç insan var? Mahallede kim aç diye soran kaç kişi var? Yetimi sahiplenen, mazlumu savunan, haksızlığa karşı duran kaç kişi var? Çok az.
Buna karşılık “Şu duayı yaparsan cennette huriler seni bekliyor, şu kadar tesbih çekersen sana şu kadar sevap yazılır” diye dini bir pazarlama sistemine dönüştüren ne çok insan var. Sanki din bir alışverişmiş gibi. Sanki iman bir ticaretmiş gibi anlatılıyor.
Oysa din pazarlık değildir. İman bir yatırım aracı değildir. İbadet bir prim sistemi değildir. Din ahlaktır. Vicdandır. Adalettir. Sorumluluktur. Merhamettir.
Ama biz bunları unuttuk. Sonra dönüp “Biz neden bu haldeyiz, niye toplum bozuldu, niye huzur kalmadı?” diye soruyoruz.
Önce şunu düşünmek gerekir: “Biz” dediğiniz kim? Bu “biz” nereden geliyor? Gökten mi indi? Ayrıcalıklı mı yaratıldı? Sırf Müslümanım demekle insan otomatik olarak üstün mü oluyor?
Eğer hayatımızda adalet yoksa, dürüstlük yoksa, kul hakkı umursanmıyorsa, yalan normalleşmişse, zulüm karşısında susuluyorsa; o zaman hangi imandan, hangi dindarlıktan söz ediyoruz?
Allah’ın koyduğu sınırların dışında kalan bu anlayışların O’nun diniyle hiçbir ilgisi yoktur. Hiçbir sahte din, hiçbir gösteriş sistemi, hiçbir çıkar düzeni Allah’ın dini gibi sunulup O’nun vadettiği karşılığı alamaz.
Çünkü Allah’ın dini halistir. Saftır. Pazarlığa kapalıdır. Riyaya kapalıdır. Şirkten uzaktır.
Bu yüzden mesele “Biz neden böyleyiz?” değildir. Asıl mesele şudur: “Biz dini gerçekten Allah’a mı has kılıyoruz, yoksa kendi çıkarımıza mı uyduruyoruz?”
Dini yaşamak için mi öğreniyoruz? Yoksa anlatmak için mi biriktiriyoruz? Allah’ın rızasını mı arıyoruz, yoksa insanların alkışını mı?
Kur’an çok açık bir şekilde “Dini yalnızca Allah’a has kılarak yaşayın” der. Yani araya kimseyi koymadan. Menfaat katmadan. Gösteriş katmadan. Samimi ve dürüst bir şekilde yaşayın der.
Bunun dışındaki yaşamların hesabı elbette sorulacaktır. Herkes ne yaşadıysa, neyi savunduysa, neyi görmezden geldiyse karşılığını görecektir.
“Ne olacak?” diye merak edenler için cevap bellidir: “İşte bu kitap en doğru olana götürür.”
O kitap elimizdedir. Ulaşılabilirdir. Açıktır. Bozulmamıştır. Ama biz onu çoğu zaman rafta tutarız. Duvara asarız. Süs gibi taşırız. Hayatımıza katmayız.
Oysa yapılması gereken basittir: Okuyacağız. Anlayacağız. Düşüneceğiz. Sorgulayacağız. Ve yaşayacağız.
Başka söze gerek yoktur.
Gerisi gürültüdür. Gerisi oyalamadır. Gerisi kendimizi kandırmaktır.
Çünkü din sözle değil hayatla yaşanır. İman dille değil ahlakla ispat edilir.
Ve belki de en büyük soru şudur:
Biz gerçekten inandığımız gibi mi yaşıyoruz, yoksa yaşadığımız gibi mi inanıyoruz?
Erol Kekeç/15.02.2026/Sancaktepe/İST
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.