0
Yorum
3
Beğeni
5,0
Puan
243
Okunma

Bazı süreçler vardır; yaşanırken insanlar onları yalnızca günlük siyasetin sıradan gelişmeleri gibi görür. Oysa yıllar sonra dönüp bakıldığında, o küçük gibi görünen adımların aslında çok daha büyük dönüşümlerin altyapısını oluşturduğu anlaşılır. Ben yıllar önce tam da bunu anlatmaya çalışıyordum. Çünkü toplumların yönlendirilmesi bir anda olmaz. İnsan psikolojisi, toplumsal refleksler ve kitle davranışları dikkate alınarak uzun vadeli süreçler işletilir. İnsanlara doğrudan kabul ettiremeyeceğiniz bazı dönüşümleri, önce duygusal sembollerle, tarihi hassasiyetlerle ve toplumsal heyecanlarla yumuşatırsınız. Sonra asıl hedeflerinize doğru yürümeye başlarsınız. Benim yıllardır dikkat çekmeye çalıştığım mesele tam olarak budur.
Ayasofya’nın açılması meselesi gündeme geldiğinde birçok insan bunu yalnızca tarihi bir özlemin giderilmesi olarak gördü. Elbette Ayasofya bu milletin hafızasında çok güçlü bir yere sahipti. Yıllarca insanlar oranın yeniden ibadete açılmasını bir ideal olarak taşıdı. Ama ben o günlerde şunu söyledim: Ayasofya açılacak, insanlar büyük bir coşku yaşayacak, sonra o heyecan zamanla sıradanlaşacak ve asıl süreç ondan sonra başlayacak. Çünkü toplumların duygusal enerjisi belli semboller üzerinden yönlendirilir. Bir toplumun hassasiyetleri ne kadar güçlü ise, o hassasiyetler bazen farklı süreçlerin önünü açmak için de kullanılabilir.
Benim dikkat çektiğim nokta şuydu: Ayasofya açıldıktan sonra mesele yalnızca ibadet olmayacak, sonrasında başka başlıklar gündeme gelecekti. Çünkü büyük sembolik adımlar çoğu zaman daha büyük dönüşümlerin psikolojik altyapısını hazırlar. İnsanlar o büyük heyecanın etkisiyle yeni gelişmeleri sorgulamadan kabullenmeye daha yatkın hale gelir. Tarih boyunca bu yöntem çok kullanılmıştır. Önce toplumun gönlü alınır, sonra asıl plan devreye girer.
Nitekim süreç içinde yaşananlara baktığımızda, Ayasofya açıldıktan hemen sonra restorasyon tartışmaları başladı. Yıllarca müze olarak kullanılan yapı için neden tam da açıldıktan sonra böylesine kapsamlı bir restorasyon süreci gündeme geldi? İnsan ister istemez bunu sorguluyor. Çünkü mesele sadece teknik restorasyon değildir. Tarihi yapıların restorasyonu aynı zamanda onların işlevsel dönüşümünü de etkileyebilir. Ben o günlerde “Açılacak ama ardından uzun restorasyon süreçleriyle özgünlüğü farklı bir noktaya taşınacak” dediğimde birçok kişi bunu aşırı yorum olarak gördü. Oysa bugün geldiğimiz noktada insanların artık daha dikkatli bakması gerektiği açıkça ortadadır.
Ayasofya’nın üst katı meselesi de bu yüzden önemlidir. İnsanlara açık ve net biçimde anlatılmayan her süreç doğal olarak soru işareti doğurur. Bir taraftan “ibadete açıldı” deniyor, diğer taraftan belirli bölümlerin farklı kullanımlara ayrıldığı görülüyor. Yabancı turistlerin ücret ödeyerek belirli alanlara girmesi, yerli insanların ise süreç hakkında tam bilgi sahibi olmaması ister istemez toplumda farklı düşüncelerin oluşmasına yol açıyor. Çünkü insanlar artık yalnızca söylenenle değil, yapılanın arka planıyla ilgileniyor.
Benim yıllardır dikkat çektiğim bir diğer mesele ise Heybeliada Ruhban Okulu konusudur. Burada mesele insanların inanç özgürlüğü değildir. Herkes istediği inancı yaşayabilmeli, herkes kendi dini anlayışına göre hayatını sürdürebilmelidir. Buna kimsenin itirazı olamaz. Benim itiraz ettiğim nokta başka bir şeydir: Küresel güç dengeleri içinde dini yapıların ve uluslararası ilişkilerin nasıl stratejik araçlara dönüştürüldüğünü görmezden gelmek büyük bir saflık olur.
Çünkü dünya artık eski dünya değil. Bugün din, ekonomi, siyaset, medya ve kültür birbirinden bağımsız alanlar değildir. Hepsi büyük güç mücadelelerinin iç içe geçtiği yapılardır. Heybeliada Ruhban Okulu’na yalnızca “bir okul” gibi bakmak bana göre eksik okumaktır. Çünkü tarih boyunca misyonerlik faaliyetleri yalnızca dini faaliyetler olarak yürütülmedi; aynı zamanda kültürel, siyasal ve sosyolojik dönüşüm araçları olarak kullanıldı.
Papa’nın Türkiye ziyaretleri de bu yüzden sembolik olmaktan çok daha derin anlamlar taşıyor. Geçmişte bu ziyaretler üzerinden çok sert söylemler üretilmişti. “Papa’nın yanında ne işiniz var?” diyenler vardı. “Vatikan bir Avrupa ülkesi mi?” diye meydanlarda konuşanlar olmuştu. Ama yıllar geçtiğinde aynı pozların çok daha rahat verildiğini gördük. İşte burada benim dikkat çektiğim şey şu: Dün eleştirilen şeyler bugün aynı çevreler tarafından uygulanıyorsa, insanlar dönüp “Ne değişti?” diye sormalıdır.
Ama toplum psikolojisi çoğu zaman böyle işlemiyor. İnsanlar kendi tarafları yaptığı zaman aynı şeyleri sorgulamamaya başlıyor. Dün yanlış denilen şey bugün “vardır bir hikmeti” denilerek kabul ediliyor. İşte bu durum toplumların düşünsel reflekslerini zayıflatıyor. Çünkü doğru ve yanlış ilkeler üzerinden değil, taraflar üzerinden belirlenmeye başlanıyor.
Benim yıllardır söylediğim “tek devlet” meselesi de tam olarak bu çerçevede değerlendirilmelidir. O dönemlerde insanlar bunu daha çok klasik siyasi birlik söylemi gibi algılıyordu. Oysa ben şunu anlatmaya çalışıyordum: Küresel sistem artık ulusal devletleri zayıflatarak daha merkezi bir dünya düzeni oluşturmak istiyor. “Tek devlet” söylemi sadece sınırlar içindeki birlik çağrısı değildir; aynı zamanda uluslararası sistemin giderek merkezileşen yapısının da habercisidir.
Bugün dünya ekonomisine, dijital sistemlere, küresel finans hareketlerine baktığınızda bunun izlerini açıkça görüyorsunuz. Ulusal devletler giderek daha bağımlı hale geliyor. Ekonomik kararlar yalnızca ülkelerin kendi iç dinamikleriyle belirlenmiyor. Küresel finans çevreleri, uluslararası şirketler ve büyük ekonomik bloklar devletler üzerinde çok ciddi baskılar oluşturuyor.
Dünya Finans Merkezi meselesi gündeme geldiğinde de benzer bir yaklaşım vardı. İnsanlara “dünyanın finans merkezi olacağız” denildi. Bu kulağa hoş gelen büyük bir vizyon gibi sunuldu. Ama ben o günlerde şunu söyledim: Finans merkezi olmak, finansı yöneten güç olmak anlamına gelmez. Eğer küresel finans sisteminin ana aktörleri siz değilseniz, sizin ülkeniz sadece onların operasyon alanına dönüşebilir.
Bugün dünya ekonomisinde kimlerin belirleyici olduğuna baktığınızda bunu çok net görürsünüz. Küresel finans hareketleri ulusal ekonomileri yönlendirebilecek kadar güçlü hale geldi. Bir ülkeye sıcak para girişi olduğunda ekonomi rahatlıyor, çıktığında kriz başlıyor. Bu bağımlılık ilişkisi bile aslında sistemin nasıl işlediğini anlatıyor.
Benim meseleye farklı bakmamın nedeni tam da budur. Çünkü ben görünenin arkasındaki mantığı anlamaya çalışıyorum. Eğer bir süreç sürekli alkışlarla, büyük sloganlarla ve duygusal mobilizasyonlarla yürütülüyorsa orada durup düşünmek gerekir. Çünkü gerçek dönüşümler çoğu zaman insanların heyecanlı olduğu dönemlerde yapılır. İnsanlar coşku içindeyken ayrıntıları sorgulamaz. İşte sistem tam da bunu kullanır.
Önce kitlenin hoşuna gidecek sembolik çıkışlar yapılır. Ardından esas müfredata geçilir. Bu yöntem sadece siyasette değil, pazarlamada, psikolojik harekâtta ve toplumsal dönüşümlerde de kullanılır. İnsan psikolojisi buna açıktır. Eğer insanlar duygusal olarak bir sürece bağlanırsa, sonrasında gelen değişimleri daha kolay kabul eder.
Bugün geldiğimiz noktada artık çok daha dikkatli düşünmek zorundayız. Çünkü dünya eski dünya değil. Küresel sistem yalnızca ekonomik değil; kültürel ve zihinsel bir dönüşüm de yürütüyor. İnsanların kimlikleri, inançları, tarih anlayışları ve aidiyet duyguları yeniden şekillendiriliyor.
Bu yüzden mesele sadece bir bina, bir okul ya da bir ziyaret değildir. Bunların hepsi daha büyük bir tablonun parçaları olabilir. Elbette her şeyi komplocu bir bakışla değerlendirmek doğru değildir. Ama hiçbir şeyi sorgulamadan kabul etmek de doğru değildir.
Toplumların en büyük hatası, kısa vadeli duygusal kazanımlarla uzun vadeli stratejik dönüşümleri birbirine karıştırmalarıdır. İnsanlar bazen bir sembolik adımın heyecanıyla daha büyük süreçleri göremez hale gelir. Oysa akıl dediğimiz şey tam da burada devreye girmelidir.
Bugün yaşadığımız çağda bilgi bombardımanı altında insanlar düşünme yetisini kaybetmeye başlıyor. Sürekli gündem değişiyor, sürekli yeni tartışmalar ortaya çıkıyor. Böyle bir ortamda derinlikli düşünmek zorlaşıyor. Ama tam da bu yüzden daha fazla sorgulamak gerekiyor.
Benim yıllardır söylediğim şey aslında çok basit: Bir plan uygulanıyorsa, o planın öncesinde mutlaka toplumsal psikoloji hazırlanır. İnsanlara doğrudan kabul ettiremeyeceğiniz şeyleri, önce duygusal ve sembolik süreçlerle yumuşatırsınız. Sonra asıl hedefleri devreye sokarsınız.
Bu yüzden diyorum ki; aklımızı başımıza almak zorundayız. Çünkü sorgulamayan toplumlar, başkalarının yazdığı senaryoların figüranı haline gelir. Tarih boyunca böyle olmuştur. Büyük dönüşümler önce insanların zihinlerinde başlatılmıştır.
Bugün hâlâ birçok insan olaylara sadece günlük siyasi tartışmalar üzerinden bakıyor. Oysa mesele çok daha derin olabilir. Küresel sistemler uzun vadeli çalışır. Toplumları bir anda değil, yavaş yavaş dönüştürür.
Ve ben bütün bu süreçlere baktığımda yıllar önce hissettiğim kaygıların bugün daha da güçlendiğini görüyorum. Çünkü o gün sezgi gibi görünen birçok gelişme bugün daha görünür hale geldi. İnsanlar artık yalnızca olayların kendisine değil, arka planındaki stratejik yönelimlere de bakmak zorunda.
Aksi halde bir gün dönüp baktığımızda, elimizde kalan şey sadece geçmişin hatıraları olabilir. Çünkü tarih bize şunu defalarca gösterdi: Aklını kullanmayan toplumlar, başkalarının aklıyla yönetilir. Ve başkalarının aklıyla yürüyen toplumlar, en sonunda kendi yollarını kaybederler.
Erol Kekeç/14.05.2026/Sancaktepe/İST
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.