1
Yorum
9
Beğeni
0,0
Puan
135
Okunma
ne zaman?
diye soruyorlar...
ertelenmiş bir yolculuğun tam içinde yerini arayıp bulamayan dağınık saçları omuzlarına emanet edilmiş bir kadın geçiyor. artık pusula kullanmıyoruz aşkta.
kasıklarına ellerini gömmen yetiyor öldürmeye şu tanıdık sırtı. seni taşıyor omuzlarında ne yaparsın gök.yüzünün hüneri bu/ su olup akmak.
gidenler sahi? onlar da nereye gittiler ve gelmek için gün sayanlar yok mu ezberi bozacak tılsım. nerede sandıklarda saklanılmış olan simya. gömüldü toprağa ve çürüyor düşleri..
ilahları ölenlerin çocukları hiç büyümezmiş... alt dudağını büzüp büzüp bırakman seni en çok kim yapar bilmiyorum. yinede kırılıyor bileğindeki mavi ırmaklar.
hep! onlar mı kazanır...ikileminde kapılarını, dışından içine kapıyan,kadınların mı kazanır. nerede kaldı hadesin adı hiç duyulmamış çobanı. "kulağı, eşşek kulakları..."
dönüyor demek bağırınca!
kızgınım sana...
...
bir aralık rüzgardan dağılan perdenin elindeki siyah defterin üzerine dağılmasına kızdı. ikincisi şubattı yağmurlu bir gün can çekişiyordu damlaların camların yüzünde bıraktıkları sesleri kulaklarını tırmalıyordu. üçüncüsü çıka gelmişti. avucunun içinde tütüp duran yaraya tuz ekiyordu. tansiyonu var mıydı bilmiyorum. yerinden kalkıp perdesini daha da sağlamlaştırdı. üzerindeki kalkana çeki düzen veren bir göçebeydi. odasındaki tüm eşyaları yarına kurulmuş bir saati her an sanki dünyanın sonunu müjdeleyeceklerdi ve oda sokağa çıplak koşarak bağıracaktı. buldum. buldum... su kaldırır ruhumu ayağa...
onun gözlerini sabitlemesini istiyordum. o sabit bakınca bir noktaya ben o nokta kadar olup gözünün bebeğinden öpüyordum. blur bir efect... türkçenin başka seslerdeki yankılarını çoğaltıyordu. önemli değildi neyi düşündüğünün oysa düşünmesini istediğim bazı şeyler vardı. örneğin neden bağırmıştı annesine/ neden yolundaki şu karıncaya tekme atmıştı, kuşlara niye gülmezdi. neydi dişleriyle dudaklarını yediren. işaret parmağını diğer parmaklarıyla sıkıca tutmasına neden olan. neden topuğunu sürterek yürürdü bir yolu.. parmak aralarımdan baktığım yerlerini örterken
işaret bırakmasını isteyende kimdi. o kimdi... ne istiyordu.
böyle ne vakit gözleri büyüse hücreleri genleşiyordu aşka... o bir ses bir soluk olup siniyordu canına atomlarının arasına. bazen OL diyen bir ses yanaşıyordu. neden bilinmez başka bir yas tutuyordu. hiç ölmemek gibi. ben dönerim diyordu. evreninde merkezinden. ben dönerim samanyolunun merkezinden. dönerim.
gürültüler yükseliyordu her yanından yine sonunu tamamlayacaktı cümlenin. ne gerek varsa daha fazla bir şey anlatmasına. çekip çıkarmıştı bir kere rahminden. bir kere daha karagözlüm. diye. diye... bir kere daha. kömür gözlüm. şaşı yakutum. diye diye... son/kelimelerin içine sızıyordu ve dağılıyordu.
o dönüşler.
bu gidişlerin içinde...
soruyordu yüksek sesle...
şimdi nereye?
şimdi nereye...
(...)