1
Yorum
3
Beğeni
5,0
Puan
306
Okunma
Bazen hastanenin en kalabalık anında bile bir sessizlik çöküyor içime. Monitörler ötüyor, sedyeler geçiyor, birileri koşuyor, birileri ağlıyor… ama ben bir anlığına hepsinin dışına düşüyorum. Sanki cam bir fanusun içindeyim de hayat dışarıda akıyor. O anlarda şunu düşünüyorum: İnsan ne zaman kendi hayatının figüranı olur?
Ben galiba çok erken yaşta başrolü bırakıp sorumluluk rolünü aldım. Güçlü kız, başarılı öğrenci, güvenilir doktor… Herkesin ihtiyacı olan kişi olmak kolaydı. Çünkü o rollerde duygu yoktu, görev vardı. Görev nettir. Duygu dağınıktır.
Görev yaparken kimse “için acıyor mu?” diye sormaz.
Duygular söz konusu olduğunda ise herkes susar.
Hüseyin’den sonra şunu fark ettim: Ben sevilmekten çok, dayanabilmeye yatırım yapmışım. Sevgi gelirse güzel, gelmezse sorun değil… çünkü ben zaten ayakta kalmayı biliyorum. Ama insan sadece dayanarak yaşamıyor. Bir yerden sonra ruh, “ben yük değilim, ben insanım” demek istiyor.
Geçen gün Artunç’un odasından çıktım, koridorda duvara yaslandım. Çocuk gülümsedi diye ben de gülümsedim. Ama yüzümdeki gülümseme, kalbime inmedi. İşte o an anladım: Ben başkalarının umut anlarını taşıyorum ama kendi umudumu ertelemişim.
Belki de en büyük yorgunluk bu —
Hep güçlü versiyonunla hayatta kalmaya çalışmak.
Zara’yı düşününce içimde başka bir sızı uyanıyor. Fakirlikti belki ama kimse rol yapmıyordu. Acı saklanmazdı, paylaşılırdı. Şimdi şehirde herkes iyi görünmeye çalışıyor. Kimse “ben kırıldım” demiyor. O yüzden kırıklar içeride çürüyor.
Ben de öyle yaptım yıllarca.
Kırıldım ama steril tuttum.
Acıdı ama pansumanladım.
İz kaldı ama üstünü kapattım.
Oysa bazı yaralar hava almayınca iyileşmiyor.
Kendi kendime itiraf edemediğim bir şey var: Ben hâlâ bir gün birinin beni gerçekten görmesini istiyorum. Doktor olarak değil. Güçlü kadın olarak değil. Yaralı ama iyi niyetli, korkmuş ama şefkatli, yorulmuş ama hâlâ sevgisi bitmemiş biri olarak… Sadece insan olarak.
Bu istek utandırıyor bazen. Çünkü bana öğretilen şu: Güçlü kadın ihtiyaç duymaz. O verir. O taşır. O çözer.
Ama kim güçlü kadını taşır?
Belki de bu yüzden geceleri uyumadan önce içimde bir boşluk büyüyor. Gün boyu susturduğum her şey sıraya giriyor. Hüseyin’in sesi, çocukluğumun gölgesi, memleket kokusu, yorgunluğum… Hepsi yatağın kenarına oturuyor sanki. Işığı kapatınca karanlık sadece odada değil, içimde de oluyor.
Ama sabah yine kalkıyorum.
Çünkü hayat beklemiyor, evet.
Ama galiba asıl sebep şu:
Ben hâlâ tamamen vazgeçmiş değilim.
İçimde küçücük bir yer var, hâlâ inanmak isteyen.
Bir gün yük olmadan sevilmeye,
Bir gün geçmişin sadece geçmiş olacağına,
Bir gün aynaya baktığımda kendime görev vermek zorunda kalmayacağıma…
Belki o gün gelmeyecek. Bilmiyorum.
Ama şunu biliyorum: Karanlıktan geçtim diye karanlığa ait değilim.
Ben hâlâ bir çocuğun ateşini düşürebiliyorsam,
bir annenin elini tutabiliyorsam,
bir kalbi yeniden çalıştırabiliyorsam…
Demek ki içimde hayat bitmemiş.
Belki kendim için yaşamayı henüz öğrenemedim.
Ama başkaları için yaşarken bile içimde bir yer nefes almaya devam ediyor.
Ve belki iyileşmek dediğimiz şey,
bir gün tamamen mutlu olmak değil de
acıya rağmen kalbin katılaşmaması.
Eğer öyleyse…
Ben hâlâ iyileşme yolundayım.
Tam uykuya dalacakken telefon çaldı.
Gecenin sükûtu ikiye yarıldı.
Ekranda ablamın adı yazıyordu. Açtım. Sesindeki titreme kelimelerden önce ulaştı bana.
“Mercan…” dedi, “canım …”
Sonra bir hışırtı oldu. Telefon el değiştirdi.
Hüseyin’in sesi.
“Mercan… Zeytun halan rahmetli olmuş.”
Hüseyin’in sesi sustuğunda içimde kof bir sessizlik oluştu.
Bunun Zeytun halanın gidişinden mi,
yoksa o sesi yıllar sonra yine kalbimde duymaktan mı olduğunu ayıramadım.
Belki de insanın canı en çok,
aynı anda iki yerden çekildiğinde acır.
Telefon kapandıktan sonra oda birden daraldı. Duvarlar yaklaşmadı belki ama nefesim kısaldı. Zeytun hala… Kelime zihnimde dönüp duruyordu. Ölüm haberi insanın içine yavaş düşmüyor; bir taş gibi iniyor.
Saat kaçtı bilmiyorum. Çantamı nasıl topladığımı hatırlamıyorum. Siyah bir hırka, başörtüsü, rastgele çekilmiş birkaç parça… Yas planlanmıyor, toplanmıyor; insan sadece yetişmeye çalışıyor.
Otogara giden taksinin camından şehir bulanık akıyordu. Kırmızı ışıklar, tabelalar, geç kalan insanlar… Herkes kendi telaşındaydı. Benim telaşım ise zamana karşıydı. Ölüm beklemiyordu.
Otobüse bindiğimde yerime oturamadım bir süre. Sanki ben oturursam zaman da duracak, cenaze başlayacak ve ben yetişemeyecektim. Ellerim dizlerimde kenetlendi. Tırnaklarım avucuma battı. İçimde tek bir cümle dönüyordu:
“Son kez göreceğim.”
İnsan bu cümleye hiçbir yaşta hazır olmuyor.
Yol uzadıkça zihnim geçmişle doldu. Zeytun halanın tandır başındaki hâli… Eteğinin ucuyla elini silip bana sıcak ekmek uzatışı… “Mercan, ince ye kızım, acele yersen boğazında kalır” deyişi… Şimdi o ses toprağın altına girecekti.
Bir ara şoför mola verdi. Herkes indi. Çay alanlar, sigara yakanlar, telefonla konuşanlar… Ben otobüste kaldım. Camdaki yansımama baktım. Yüzüm solgundu ama gözlerim dolu değildi. Yas bazen gözyaşı getirmez; önce içe çöker.
Telefonum çaldı. Ablam.
“Neredesin?”
“Yoldayım.”
“Biz özel araçla çıktık, Ankara’yı geçtik bile,” dedi.
Sesinde telaş yoktu artık; yorgun, kabullenmiş bir ton vardı. Yas yolculuğu insanın sesini bile değiştiriyordu.
“Yetişirim,” dedim. Ne kadar doğruydu bilmiyordum ama insan böyle zamanlarda gerçeği değil, umudu söyler.
Telefon kapandı. Camdan dışarı baktım. Yol karanlığa doğru uzuyordu. Far ışıkları asfaltın üzerinde iki solgun çizgi gibi akıyordu. İçimde tuhaf bir boşluk vardı. Ağlamıyordum. Panik de yoktu. Sadece derin, yankılı bir sessizlik.
Evdeyken Hüseyin’in sesi geçmişti kulaklarımdan. Şimdi ablamın sesi. İkisi de beni aynı yere çağırıyordu ama içimde farklı kapılar açıyorlardı. Biri geçmişime, biri köküme.
Başımı cama yasladım. Soğuk iyi geldi. Düşüncelerim dağılmıyordu bu kez; ağır ağır yer değiştiriyordu sadece.
Demek halam artık yoktu.
Demek çocukluğumun bir tanığı daha toprağa karışacaktı.
Demek dönüşü olmayan vedaların yaşı gelmişti.
Otobüsün içi loştu. Yan koltuktaki kadın uyuyordu. Muavin arada koridordan geçiyor, kimseyle göz göze gelmemeye çalışıyordu. Herkes kendi yolundaydı. Kimse kimsenin yükünü bilmiyordu.
Ellerime baktım. Bu eller kaç hastayı hayata döndürmüştü. Ama şimdi beni geçmişe götüren bir ölümü durduramıyordu.
İşte insan o zaman anlıyor:
Hayatı kurtarmayı öğreniyorsun,
ama vedalara çare yok.
Gözlerimi kapattım.
Ağlamadım.
Ama içimde bir şey yavaşça yer değiştirdi.
Ben artık yetişmeye çalışan biri değildim.
Ben uğurlamaya giden biriydim.
Sabah.
Demek geceyle sabah arasına sıkışmıştı vedamız.
Otobüs köy yoluna saptığında içimdeki telaş yerini ağır bir kabullenişe bıraktı. Artık yetişmek için değil, uğurlamak için gidiyordum. Camın dışındaki dağlar karanlıktı. Hüseyin’in anlattığı dağlara benziyordu ama bu kez zihnim ona gitmedi. Bu yol aşkın değil, kökün yoluydu.
Köye vardığımızda hava griydi. Cemevinin önünde kalabalık, fısıldaşan erkek ve kadınlar, uzaktan gelen ağıt sesi… Hayat durmuştu orada. Benim yetişme telaşım, beni bekleyen aile fertleriminin ağır yasına karıştı.
cemevinin kapısından içeri girerken dizlerimdeki güç çekildi. Kadınlar sarıldı. Birinin omzuna başımı koydum. İşte o an gözlerim doldu. Çünkü artık “yetişmeye çalışan” değil, “veda eden”dim.
Tanımadığım bir kadın eğilip kulağıma fısıldadı:
“Doktor hanım, cenaze yıkama başlamış… Su dökmek ister misiniz?”
Sanki biri beni uzaktan çağırmış gibi yerimden kalktım. Nasıl yürüdüğümü hatırlamıyorum. Kadının peşine takıldım; ayaklarım yere basıyor muydu, emin değildim.
İçeride hava sabundu, ılıktı, ağırdı. Ölümün sessizliği vardı ama korkutucu değildi. Kadınlar başlarında örtülerle yavaş, dikkatli hareket ediyordu. Suyun tasla leğene dökülüşü, kumaşın hışırtısı, alçak sesli dualar…
“Halası sizi çok severdi,” dedi içlerinden biri.
Başımı eğdim. Konuşursam ağlayacak sandım. O yüzden sadece
“Evet,” diyebildiğime şükrettim.
Elime tas verdiler. Suyu dökerken ellerimin titremediğini fark ettim. Doktor elleri alışkındı belki ama bu başka bir şeydi. Bu, bir vedaya dokunmaktı.
Sonra yüzünü açtılar.
Zeytun halanın yüzünü son kez gördüğümde içimde garip bir sakinlik vardı. Acı bağırmıyordu artık. Sanki yıllardır içimde taşıdığım bir parça yavaşça yerini bulmuştu.
O an şunu anladım:
Aşk insanın kalbinde yer eder.
Ama kök, insanın kemiğinde yaşar.
Ve kemik, kalpten daha yavaş sızlar… ama daha derin hatırlar.
Ve ben o gün,
bir aşkın yasını değil,
beni ben yapan bir elin yokluğunu uğurladım.
Duygularını susarak belli eden biri olduğum için, nefesim sanki uzak bir diyara çekilmiş gibiydi. İçim dolu ama yüzüm sakindi. Ablam Nilüfer benden daha yürekliydi; acının toplayıcısı bir kadındır o. Hemen koluma girdi, beni cenaze yıkama alanından usulca dışarı çıkardı.
ve usulca beni cemevinin bahçesinin toplaşan kalabalığa karıştırdı . Çoğu yüz tanıdık değildi bana. Yıllar insanları değiştiriyor, köy bile eskisi gibi kalmıyordu. Fısıltılar, dualar, bastırılmış ağlayışlar havada asılıydı.
Biri hariç.
Kalabalığın biraz uzağında duruyordu.
Hüseyin.
Gürültü içerideydi; burada sadece rüzgârın sesi vardı. Rüzgâr kuru otların arasından geçiyor, toprağın kokusunu taşıyordu. Onunla aramda ne geçmiş vardı artık ne gelecek. Sadece bitmemiş bir cümlenin son noktası gibi duran bir sessizlik…
Hüseyin’e baktığımda artık sadece bana giden bir adamı görmüyordum. Kendi hayatından da eksilmiş birini görüyordum. Ülkeyi terk ederken başkalarının kurduğu fikirlerin bir halkasına tutunmuştu belki. Büyük lafların, büyük davaların peşine takılmıştı. Ama insan bazen toplumunu değil, kendi içindeki yetersizlik duygusunu taşır gittiği yere.
O da öyle yapmıştı.
Memleketten uzaklaşırken güçlü olduğunu sanmıştı belki. Oysa geride bıraktığı her şey, onun içinden bir parça koparmıştı. Annesinin mezarı… babasının adı… yerle bir olmuş doğduğu ev… çocukluğunun rüzgârla savrulduğu Köse Dağı’nın eteklerindeki o köy…
İnsan vatanını özlediğinde önce kalbi sızlar sanır. Hayır. Önce dizlerinin bağı çözülür. Ayakta durduğunu sandığın yerde içten içe yıkıldığını anlarsın.
Hüseyin şimdi burada dururken, ben onun bu dönüşünü bir zafer gibi değil, bir hesap veriş gibi gördüm. Sanki toprağa değil, geçmişine gelmişti. Ve herkese bir özür borcu vardı. Yaşayanlara değil sadece… Ölülerine de. Evine de. Çocukluğuna da.
Yanıma yaklaştığında yüzünde o bildiğim sertlik yoktu. Gurur gitmiş, yerine geç kalmış bir mahcubiyet yerleşmişti.
“Uzun zaman sonra döndüm,” dedi.
“Belli,” dedim. Sesimde sitem yoktu. Sadece hakikat.
Gözleri köyün üstünden dağlara kaydı.
“İnsan en çok nerede eksik kaldıysa, oraya dönüyormuş,” dedi.
İşte o an anladım —
O beni değil, kendini yarım bırakmıştı.
Ve bazı gidişler terk etmekten değil,
kendi gölgesine yenilmekten olur.
Göz göze geldik.
Ne kaçtım ne yaklaştım.
Çünkü bazı karşılaşmalar adım atarak değil, olduğun yerde durarak yaşanır.
Yanına yaklaştım. Göz göze geldik. Ne öfke vardı içimde ne özlem. Sadece uzun bir yol yürümüş insanların yorgunluğu.
“Başın sağ olsun,” dedi.
“Senin de,” dedim. Çünkü kayıp sadece benim değildi; aynı toprağın insanıydık.
Kısa bir sessizlik oldu. Eskiden o sessizlik beni panikletirdi. Şimdi taş gibi duruyordu aramızda, kimseyi ezmeden.
“Mercan…” dedi, “sana yaptıklarımı düşünmediğim bir gün yok.”
Sesi savunma aramıyordu artık. Sadece yorgundu.
“Ben de uzun süre düşündüm,” dedim. “Nerede eksiktim, neyi yanlış yaptım diye.”
Başını eğdi.
“Sonra şunu anladım… İnsan bazen yanlış sevmez. Sadece yanlış yerde kalmaya çalışır.”
Gözleri doldu ama ağlamadı. Ben de.
“sen suçlu değilsin ,” dedi.
“Biliyorum,” dedim. “O zaman bunu kabullenemedim. Şimdi ediyorum. Çünkü kalmak cesaret ister. Herkeste olmuyor.”
Bu bir suçlama değildi. Bir tespitti.
“Benden nefret ediyor musun?” diye sordu.
Bir an düşündüm. Eskiden cevabım hazırdı. Şimdi içimde sadece yorgun bir dürüstlük vardı.
“Hayır,” dedim. “Nefret yük. Ben artık hafif olmak istiyorum.”
Rüzgâr aramızdan geçti. Uzaktan bir ağıt sesi yükseldi.
“Keşke…” diye başladı.
Elimi kaldırdım, yumuşakça.
“Keşkeler geçmişi değiştirmiyor,” dedim. “Sadece bugünü ağırlaştırıyor.”
Uzun uzun baktık birbirimize. Bu bakışta ne aşk vardı ne kırgınlık. Sadece iki insanın, birbirinin hikâyesinde oynadığı rolü kabul edişi.
“Hakkını helal et,” dedi sonunda.
Bu cümle yıllar önce gelseydi içimi parçalayabilirdi. Şimdi sadece kapıyı kapattı.
“Helal olsun,” dedim.
O an anladım: Affetmek, yapılanı doğru bulmak değilmiş. Artık taşıyamayacağın yükü yere bırakmakmış.
Arkamı döndüm. Bu kez gerçekten.
Çünkü bazı insanlar hayatından çıkarak değil,
kalbindeki yerini değiştirerek gidersin...
28-01-2026
ist
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.