1
Yorum
3
Beğeni
5,0
Puan
251
Okunma
“Kendini bilmeyen, Rabbini nasıl bilsin?” derler. Bu söz, yüzyıllardır dervişlerin dilinde, gönül ehlinin yüreğinde yankılanır durur. Çünkü insanın Rabbine giden yolu, önce kendi içinden geçer. Kendi nefsini tanımayan, zaaflarını bilmeyen, acziyetini idrak etmeyen birinin, kudreti sonsuz olanı tanıması mümkün müdür?
Bugün etrafımıza baktığımızda, kalabalıklar içinde kaybolmuş nice insan görürüz. Gözleri açık ama gönlü kapalı… Neden yaratıldığını sorsan cevap veremez. Bu dünyaya niçin gönderildiğini düşünmemiştir bile. Sabah kalkar, çalışır, kazanır, yer, içer, güler, eğlenir… Sonra yine başa döner. Günler geçer, yıllar geçer; ama kendisi bir arpa boyu yol alamaz.
İstanbul’un sokaklarında yürürken rastlarız onlara. Omuzları dik, bakışları yukarıdan… Ağız dolusu kahkahalar savururlar hayata. Sanki bu dünya onlara ebedî verilmiş gibi. Kimseyi görmezler; ne yolda üşüyen bir kimsesizi, ne Gazze’de açlıktan ağlayan bir çocuğu, ne de kapı önünde bekleyen bir yetimi… Görmezler. Çünkü bakarlar ama görmezler. Duymaları vardır ama işitmezler.
İçimden acırım onlara. Çünkü zavallı olduklarının farkında değillerdir. Kendini güçlü sanan nefsin, aslında ne kadar muhtaç olduğunu bilmezler. Bir mikrop kadar aciz olduklarını, bir nefesle hayata tutunduklarını unuturlar.
Bir kıssa anlatılır:
Vaktiyle çok zengin bir adam varmış. Saray gibi bir evde yaşar, sofraları taşar, hizmetçileri ardı ardına dizilirmiş. Bir gün yolda üstü başı perişan bir derviş görmüş. Derviş adama,
“Bir sadaka ver, ey zengin!” demiş.
Adam gülmüş:
“Benim gibi biri sadakaya mı muhtaç?”
Derviş başını sallamış:
“Sadakaya muhtaç olan sen değilsin; ama kalbin açlıktan ölüyor, haberin yok.”
İşte çoğu insanın hâli böyledir. Karnı tok, kalbi aç… Cebi dolu, ruhu yoksul…
Tasavvuf, insana şunu öğretir: Dünya bir han gibidir. Gelen konar, yiyip içip gider. Kimse burada kalıcı değildir. Ama çoğu insan hanı saray zanneder. Duvarlarını süsler, kapılarını kilitler, sanki hiç gitmeyecekmiş gibi bağlanır. Oysa ölüm, kapının önünde sessizce bekler.
Bir başka kıssa daha vardır:
Bir padişah, dervişlerden birine sormuş:
“Dünyada en büyük zenginlik nedir?”
Derviş cevap vermiş:
“Az ile yetinmek.”
Padişah şaşırmış:
“En büyük fakirlik nedir?”
Derviş tebessüm etmiş:
“Çok şeye sahip olup, doymamaktır.”
Bugün insanların çoğu işte bu doymazlıkla yanar. Mal mülk hırsı, makam sevdası, alkış ve övgü arzusu… Nefis, hiç susmaz. Verdikçe ister. Doyurdukça azgınlaşır. Ve insan, kendi elleriyle kendini esir eder.
Oysa bilenler bilir: İnsan bu dünyaya kul olmaya geldi. Tüketmeye değil, şükretmeye… Üstünlük taslamaya değil, tevazuya… Kendini yüceltmeye değil, haddini bilmeye…
Kendini bilen insan, aynaya baktığında sadece yüzünü değil, acziyetini de görür. “Ben bir hiçim” der; ama o hiçlikte Rabbini bulur. Çünkü insan ne zaman küçülürse, hakikat o zaman büyür.
Hesap günü vardır. Kimseye torpil geçilmeyecek bir gün… Ne unvanın konuşacağı, ne servetin işe yarayacağı bir gün… O gün, sadece kalbin getirdikleri tartılacak. Kime ne kadar merhamet ettin, kimin yarasına merhem oldun, kimin duasında yer buldun?
Ne yazık ki nice insan, bu hakikatten bihaber yaşar. Gafletle geçen bir ömür… Sonra bir gün ansızın gelen bir çağrı. Ve geriye dönüp bakıldığında koca bir boşluk…
Tasavvuf ehli der ki:
“Uyanmadan önce uyan.”
Yani ölmeden önce öl. Nefsini terbiye et, kalbini temizle, gözünü aç. Çünkü bu dünya bir imtihan salonudur. Kimisi sorularla meşgul olur, kimisi duvar süslemeye…
Ne mutlu kendini bilenlere…
Ne mutlu bu fani âlemde, ebedi olanı arayanlara…
Ne mutlu gaflet uykusundan uyanıp, Rabbine yönelenlere…
Diğerlerine mi?
Onlara sadece acınır…
Çünkü kaybettiklerinin farkında bile değillerdir
Abdurrahman Tümer
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.