0
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
177
Okunma
Bahara henüz çok vakit vardı, karakış ise mevsimin ortasına çökmüş Ortaçağ gibiydi. Ölüm sessizliği ortalığa serpilmişti. Oysa baharı umutlarla bekleyerek geçecekti kalan zaman. Eskiden bana diğer dostlarına, arkadaşlarına her konuda birbirimize olan sonsuz güvenimiz zamanla çürümüş zoraki bir güven isteksizliği alışkanlıga dönüşerek bölüşülmekteydi aramızda. Sonra diğer herkesle olduğu gibi birbirimizle olan bağalntıları da tamamen atmaya karar vermediğimiz halde kararsızlık hüküm sürmekteydi aramızda. Birbirlerimizin aramalarını yanıtlamaz, birbirimizin kapısını çaldığımızda açmaz, mesajlarımızı, e-maillerimizi yanıt vermez olmuştuk. Dünyayla ilişkilerimizi toptan kestik sayılırdık bunu açıkça itiraf etmemiz gerekirse. Yalnızca birbirimizi sosyal medyada yayımladığımız o güzelim yazılar, şiirler ve fikirler aracılığıyla bağlantı kuruyorduk kendimizle ve hemcins olduğumuz insanlıkla. Tabii tek yanlı bir bağlantıydı bu da kendi aramızda kurduğumuz diyolog biçimi olarak. Sadece birbirimize olan güveni değil bütün eski çevreyle olan ilişkileride kaybetmiştik nedense. Birbirimizden gelecek hayır Doğa Ana’dan gelsin ulan ahmaklar, hayırsızlar demeye utansakta düşüncelerimizde bunu taşıyorduk aslında!
Burası bir kıyı kasabası ya da denize oldukça yakın mesafede olan bir yer değildi, çok eski, taş, duvarları yıllanmış sarmaşıklarla kaplı, zeminden ikibuçuk metre kadar yükseklikte, tek katlı, nefis görünümlü bir evdi. Büyük sayılmazdı, düşemesi ve yaşama konforu açısından iki kişiye de rahatlıkla yetebilecek kadar bir barınma odağıydı. İki odası, zevkle döşenmiş mütevazı boyutlarda bir salonu, ufak da bir banyosu vardı. Bahçesi Avrupa’ya özgü kısa yaz mevsimlerinde ona uygun büyüklükte ama rengârenkti. Her daim son derece bakımlıydı. Alman disiplini ve tutarlılığı toprağın her santimetresinde krndini belli ediyordu. Adam, yıllarca devlet işlerininde çalışmış ve halada emekli olana kadar çalışmak istiyordu. Şairde, yazar da hatta büyük bir yazar sayılırdı kendi çevresinde ve Darmstadt’da. Aynı zamanda bahçedeki bitkilerinin çoğunun Latince isimlerini, hangi bitki familyasına ait olduklarını, suculentanın Avrupa soğuklarına karşı dayanıklı bir bitki olduğunu bile biliyordu. Ve bunların bakımlarını, hangi toprak türlerinin, hangi bitkiye iyi geldiğini, ideal budama sıklıklarıyla yöntemlerini çok iyi bilir, bahsi geçince botanik bilimine ait bu ayrıntılı, teknik malumatı, her hobi sahibi gibi dinleyicisinin konuya ilgi duyup duymadığına zerrece aldırmaksızın belirgin bir hazla art arda sıralayacak kadar da derin bir bilgi birikimi vardı. Bu konularda hem düzenli olarak okurdu hem de meslekten bahçıvanlarla oldukça eskiye dayalı ahbaplıkları sayesinde işin pratiğini tamamen kavramıştı. Zaten kendisi Germanistik, Tarih, Psikoloji, Botanik ve tiyatro sanatı üzerine doktorasını ve doçentlik tezlerini de başarıyla tamamlayan seçkin, bilgili, mütevazi, öğretmeyi ve öğrenmeyi seven bir insandı ve çok temiz bir karektere sahipti. Sonra yavaş yavaş bu çok sevdiği, yakınlık kurduğu bu insanlarla bile hiç görüşmez, konuşmaz oldu, selamı sabahı toptan kesti, ilişkilerin kendine yük olduğunu düşünerek koptu, kopardı kendini herkesten. Kendini yalnızlığa ve evine hapsetti. Kendi arzusuyla yaşayan bir ölüye, biraz yazma ve edebiyatın dışında var olmayan bir hayalete dönüştü neredeyse.
Kendini her güne, bu gün son olabilir korkusuyla izole ederekt kapatmıştı o çok sevdiğini sandığı dünyaya. Belki de hayatının son bir yılı boyunca ne yazık ki hiç kimseyle görüştürmemişti kendisini. Son dönemleri oldukça hırçındı diğer herkese karşı. Ben, durumu kabullendiğim için artık soru sormayı bile gerekli görmüyordum; sıkıldıça „googel amcaya“ müracaat ediyor, gereksiz ne varsa istemeden de ilişiyordu hayatına. Nedeni sorulduğunda cevap vermeyerek, başını derhal, öfkeyle bilgisyardan tarafa çevirir, farklı, çok daha önemli bir şey düşünüyormuş ya da aklına birdenbire acilen halledilmesi gereken bir iş gelmiş gibi acemice rol yapıyordu. Üstelemenin yararı olmuyordu bu durumda. Kendini, duygu ve düşüncelerini ifade etmek istemiyorsa, kafasına silah dayasanız bile bir tek sözcük çıkmazdı ağızından. Oysa eskiden hiç de böyle biri değildi, bir başladımı konuşrmaya onu susturmak imkansızdı neredeyse. Yaşlı ama dinç bir adamdı kendisi. Genellikle dalgın, düşünceli görünse de önemsediği bir konu ya da kişi gündeme geldiğinde –ki sık sık gelirdi- saatlerce tutkuyla, akıl almaz bir enerji ve iştahla konuşur, aynı anda hızlı, keskin el kol hareketleri yapar, görüşlerini bütünüyle, kusursuzca dile getirdiğine kesin biçimde ikna olmadıkça da katiyen susmazdı. Bu bir zaaf sayılır mı bilmiyorum ama her seferinde de muhataplarından açık bir onay beklerdi hiç kırpmadığı okyanus mavisi güzelim gözlerini onların hayranlıkla dolu gözlerine çivileyerek. Böyle olmakla birlikte kendisininkilere taban tabana zıt düşünceler ileri sürülmesine de sinirlenmez, o saçma tezleri sabırla, bundan muzırca bir haz aldığını gizleme gereği duymaksızın tutkuyla çürütmeye çalışır, genellikle başarılı da olur, nadiren olamıyorsa da son çare işi şakaya vurur, muhataplarını kırmadan, incitmeden, çok az insanda rastlanabilecek bir dikkat ve ustalıkla, biraz da yaşının genellikle birlikte bulunduğu kişilerden epey fazla oluşunun verdiği avantajı kullanarak dalga geçerdi onlarla. Nahif biriydi, asla kabalaşmazdı, hiç kimseye yüksek sesle küfür ya da hakaret etmezdi, bunu yediremezdi kendine. Öfkesi bile kontrollüydü, asla uzun sürmezdi ve gerektiğinde af dileyip gönül alma konusunda da ustaydı. Onunla küs kalamazdınız başka deyişle, size bu olanağı tanımazdı.
Herkese karşı konuşkan, sevecen, içten, çoskulu halinin ve tavırlarının yerinde yeller esiyordu artık. Sonra aniden hiçbirimizin anlam veremediği, öngöremediği bir şeyler oldu, bu adamın kişiliği değilse de davranışları, tavırları tümüyle başkalaştı, yabanileşti, süratle uzaklaştı içinde yaşadığı toplumun, herkesi de kendinden çok çok ötelere, ona seslenişlerimizi, yer yer yakarışlarımızı duymak zorunda kalmayacağı kadar ötelere savurdu tam bir kararlılıkla. Bu kararlılığı sabırlı bir metanetle donatılmış asil bir duruştu kendi açısından. Bir keresinde; bana, „ben, dünyaya ne senin ne de bir başkasının gözleriyle bakmıyorum“ diyerek terslemişti beni bile … Bu andan sonra ilişkimiz, bir memur vatandaş ilişkisi kadar soğuk, mesafeli, sevimsiz bir sempati saygısından başka bir şey değildi.
Bana kalırsa çok iyi bir insandı. Belki de edebiyat, tarih ve botanik alanında uğraşsa ve daha çok emek verse en iyilerinden, en yetenekli ve özgünlerinden biri olabilirdi. Şiirleri yalın, kolay okunur türden ama son derece sarsıcıydı, acı doluydu onu yaralayan şeyin ne olduğunu ise sadece gülmek ve ağlamak arasında ki o ince çizgide, gelgitlerle sallanan bir nokta denebilirdi duruşuna, tavırlarına ve hareketlerine bakılırsa. Bazen kızgın olsa bile bana neredeyse hepsini tekrar tekrar okur, her seferinde de yoğun bir esriklikle ürperme hissi duyardım mutlulukla. Kimi dizelere, imgelere resmen hapsolur, bazende boğulurdum, içli ve liriktiler, etkilerinden bir türlü kurtulamaz, öylece büyülenip kalırdım. Zihnim kamaşırdı, gözlerimi yumar, derin düşüncelere dalar olduğum yere çakılıp kalırdım viskimi yudumlarken. Kollarımdaki tüyler diken diken olurdu, bana batardı. Sanki her şirinin her dizesi, yazılarının her cümlesi en iyi şiiri ve yazısı olup çıkıverirdi zihnimde. Onları okuyan herkeste –tabii şiir sanatından az da olsa anlamaları koşuluyla- bu türlü hoş bir yanılsama ya da izlenim yaratıyorlardı. Yazdı mı bilmiyorum ama asla vasat bir yazı ve şiir yayımlamadı hayatı boyunca. Bu yazı ve şiirlerde sanki binlerce yıllık bir yaşanmışlığa dayalı, hayret verici derinlikte bir bilgelik, doğaya ve insan ruhunun değişkenliğine, anlaşılmasının güçlüğüne, yer yer olanaksızlığına ilişkin tam bir kavrayış daha ilk bakışta kolaylıkla seziliyordu. Rahatlıkla tahmin edilebileceği üzere son derece mükemmeliyetçiydi. Sosyalist bir Alman olmanın dışında, tam kafadar bir ateistti aynı zamanda. En kısa yazıları ve şiirleri üzerinde bile, bir karınca sabrıyla, delicesine bir titizlikle çalıştığını söylemişti bana, bizlere birkaç kere. Demek ki yazılarındaki ve şiirlerindeki o kusursuzluk kendiliğinden, salt sıra dışı boyutlardaki bir yetenekle adanmışlık sayesinde açığa çıkmıyor, fakat edebiyatçının son derece yorucu, uzun zihinsel mesaileri, deneyimleri sonucunda zamanla, ağır ağır şekillenip dizelere dönüşüyordu. Ben de uzun yıllardır bir şeyler karalamama rağmen o derece sabırlı, titiz bir şair değildim. Hatta şair de değildim aslına bakarsanız, basit, sıradan bir şiir hevesliydim en fazla. Çok rastlanırdı benim gibi ayran gönüllülere, sahte, yarım yamalak, olmamış ozanlara edebiyat camiada. Durmaksızın yazdığımız deli saçması şiirlerde tesadüfen bir-iki parlak dize belirse, kendimizi hemen en tepelere, herkesten en yukarılara sevinçle konumlandırır, okurlardan ve otoritelerden yoğun, hararetli birer takdir konuşması ya da yazısı beklerdik her seferinde de sabırsızlıkla. Çok beklerdik tabii genellikle. Böyle şeyler sık olmazdı. En fazla bir-iki uyduruk şiir dergisinde, yıllığında yer bulabilirlerdi bizim zavallı, sağa sola yalpalayan sarhoş ayıplı, o acınası çalışmalarımız.
Son bir-bir buçuk yılda edebiyatçı dostumuza ne oldu, hayatında ya da dünya görüşünde neler değişti, ne gibi sapmalar yaşandı hiç bilmiyoruz, bilmiyorum. Yukarıda da sözünü ettiğim üzere o, bu konuda hiç konuşmamayı, gizemli bir sessizliğe bürünmeyi tercih etti. Bu da demek oluyor ki küskünlüğünün ya da insanlarla arasına koyduğu o uzun mesafenin nedenini, kendisinin en ufak bir yardımı olmaksızın bizim keşfetmemizi bekledi belki olanca sabrıyla. Öylesinin çok daha uygun, şık, yerinde olacağını düşündü her nedense. Belki bir öz eleştiri yapmamızın, örneğin neden onun gibi sahici, hayat dolu, bilge, meraklı, üretken, canlı, daima içtenlikle davranıp hareket eden kimseler olamadığımızı sorgulamamızın zamanının çoktan geldiği kanısındaydı ama bunu bizlere doğrudan söyleyemeyecek kadar da nazik, ketum ya da içi bizlere karşı küçümseme, öfke ve nefret duygularıyla ağzına dek doluydu belki. Oysa o henüz 78 yaşında, hayatının muhtemelen son evresinde ciddi bir hayal kırıklığı yaşıyor, yazık ki bunun neden ya da nedenlerini hiç kimseyle paylaşmaya yanaşmıyor, onun, hiç olmazsa en yakınındaki insanlar, sık sık ebedi dostlarım, sevgili yoldaşlarım! diye hitap ettiği bizler tarafından bir an önce ve tam bir doğrulukla tahmin edilmesini bekliyordu anlaşılması güç bir iyimserlikle. Ama işte, hiç de başarılı olamadık bu konuda görüldüğü üzere, onu tümüyle yanılttık, yalnız bıraktık, onun güvenine layık olamadık. Sezgilerimiz devreye giremedi bir türlü. Onun beklediği anlayış, bilgisel derinliği, felsefe ve edebiyatla kurduğu o ince çizgyi kavrama yeteneğinden yoksunduk belki. Tümüyle doğru soruları zamanında soramadık biricik ustamıza; ya da benim Almanca öğrenme ustalarımdan birisi olan A‘a. Öncesinde hiçbir şey hissedemedik ondaki köklü değişime, başkalaşıma dair. Sırf bu yüzden, özellikle öldüğü günden bu yana tarif edilemeyecek derecede üzgünüz, üzgünüm. kendimi aptal gibi, tam hayati önemi haiz bir şeyler söyleyecekmişiz de sözümüz nedense yarım, ağzımız hayretle açık kalmış, o pozisyonda donmuş gibi hissediyoruz onun dostları olarak. Hayat arkadaşı olan öğretmen hanım bile ondaki bu değişikliği yılların birlikteliğine kadar söemeyişinin, sezemeyişinin derin psikolojik acısını yaşıyor şimdi bizimle beraber. Bazen de utanmaz, son derece pişkin bir dolandırıcıdan farksız olduğumuza kanaat getiriyoruz söz birliğiyle, bakışlarımızı birbirimizden dikkatle kaçırarak. Zira itiraf etmemiz gerekirse, akıllarımızla sezgilerimizin gücü, boyutları konusunda bu büyük insanı, hümanist demokratı nadir yetişebilecek çaptaki dev bir insanı istemeden de olsa yanılttık. Belki de bu yanılgı sırf ona bu kadar yakın bir mesafede olmamız bizleri gözünde biraz fazla büyüttü, belki de onun sıkletindeki bir yaratıcının dostlarının, yakınlarının da elbette onun kadar olmasa bile değerli, seçkin kimseler olduğuna inanmaya ihtiyacı vardı kendi büyüklüğünden kuşkuya düşmemek için. Bizler de bu hoşnutluk verici yanılgının tamamen farkında olmamıza rağmen, onu az da olsa düzeltmek adına tek bir adım bile atmadık. Her ortamda cömertçe sarf ettiği bizlere yönelik o övgü dolu sözleriyle, abartılı değerlendirmeleriyle baştan çıktık, sarhoş olduk, bunların hiç de doğru olmadığını kesinlikle bildiğimiz halde alçakça susmayı yeğledik, bir kez olsun karşı çıkmadık onun kendini aldatmasına. Sonucun böyle olacağını bilsek, belki de dramatik gerçeği çok geç olmadan itiraf eder, bizler gibi yeteneksiz, yarı yozlaşmış, gerçekte pek bir kıymeti harbiyesi olmayan kimselerden fazla da bir şey beklenmemesi gerektiği konusunda her şeyi göze alarak kendisini kesin bir dille uyarır, bu sayede şimdi çok daha rahat bir vicdanla sürdürürmeye çalışırdik yaşantımızı. Onun bizi henüz daha hayattayken terk edişinden sonra artık tamamen sıkıcı, anlamsız hale gelen yaşantılarımız, buna onun partneri de dahil olmak üzere şimdi hepimiz suçluyuz ve pişmanız belki, ama son pişmanlık fayda vermez gerçeğiyle yüzleşmekte bir işe yaramaz kanımızca. O tren kaçtı ve hiç bir tren ise geri geri gitmez bildiğim kadarıyla. Sonsuzluğun ışıklar olsun sevgili öğretmen, edebiyatçı, şair, yazar, orkidesever insan. Beni sabırla Almanca tektlerle haşır neşir ederek destek olan, her şartta sosyalizmi de savunan, ünvanına rağmen çocuklar kadar temiz yürekli saygıdeğer insan. Toprak incitmesin seni ve senin gibi güzel yüreklileri …
Üniversitedeki Almanca öğrendiğim doçentlerimden birisi olan Darmstadt’ın seçkin simalarından birisi olan saygın insan Doç. Dr. A. Rümler’i 22.12.2015 tarihinde kaybettiğimizi dün akşam öğrenmenin derin hüzünü içindeyim. Anılarına saygılar.
Sosyolog Hasan Hüseyin Arslan - 25.12.2025
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.