1
Yorum
10
Beğeni
5,0
Puan
449
Okunma
O, henüz on bir yaşında…
Akşam saat 21:30 seansına, sinema biletimiz vardı büyük kızımla.
On bir yaşındaki ikizlerle bir anlaşma yaptık, yatağa gönderdikten sonra kapıyı kilitleyip, gittik.
Filmi özetlemem gerekirse, biraz hayal kırıklığı, biraz ziyan olmuş bir karakter… ikinci yarısı, filmin çekiciliğini ve finalde seyircinin damağında kalacak tadı maalesef aldı, gitti.
Genel perspektiften bakılacak olursa; güzel bir tema üzerine kurgulanmış harika bir hikayeyi, senarist son sahnelerde ne yazık ki baltalamıştı.
Memnuniyetsiz ve “yazık oldu”larla ayrıldığım nadir filmlerden biriydi. Olsun…
Saryayla yol boyu, hiç edilen o muhteşem karakteri, seyirci olarak anlamsız ve gereksiz, bununla birlikte filmin en çarpıcı sahnelerini konuşurken, senaristi de eleştirdik.
Güçlü bir karakter yaratıp, ardından saçma bir şekilde onu yok etmesini anlamlandıramadık. Şöyle de düşünmedim değil; belki senarist, edebiyata farklı bir boyut katmaya çalışırken, diğer taraftan beyaz perde de aynı farklılığı sürdürmeyi uygun görmüştür.
Her türlü yeniliğe ve farklılığa açıkken, bu farklılık bizim hoşumuza gitmedi.
Ama anne kız, üzerinde tartışacak, fikir alışverişinde bulunacağımız ortak bir konu da kazandık. Bu sohbet evde de devam etti.
On dakikalık yürüyüşten sonra eve vardık.
İkizlerden biri çoktan uyumuştu. Diğeri ise; Mira, tuvalette, aralık bıraktığı kapının ardından hıçkırarak ağlıyordu.
Elbet tabii anne olarak önce endişelendim. “Onu yalnız bıraktığım için mi üzüldü, korktu mu yalnız kalmaktan…” onunla konuşup ne olduğunu sormadan hemen önce otomatikman suçluluk duygusuna kapıldım.
Bu, onları ilk kez yalnız bırakışım değildi. Onlar dünyaya geldikten sonra ablalarına çok zaman ayıramadım. Dolayısıyla denge bozuldu.
Ama onlar biraz büyüyüp, kendi başlarının çaresine bakmayı öğrendikten sonra, bazen onların uyku saatine denk gelen saatlerde, ablalarıyla zaman geçirmek adına sinemaya gidiyoruz. Bu, son bir, belki de iki senedir, senede iki defa kadar yaptığımız bir etkinlik. İkizlere bakabilecek güvenilir birileri olsaydı, daha sık da yapardık.
Ne diyordum; suçluluk, endişe, korkuya kapıldım.
Tuvaletin kapısını tıklatıp, “merhaba, her şey yolunda mı?” Diye sordum.
Ağlayarak tuvaletten fırlayıp, bana sarıldı.
“Bir sorun mu var?” Diye sorduğumda, “evet, ama aslında yok,” dedi.
“Anlatmak ister misin?”
“Evet, evet! Çok güzeldi,” dedi ve devam etti. Sadece dinlemek istedim.
“Kitap bitti. Çok üzücüydü ama çok güzel bitti. Kahraman çok şey kaybetti, çok üzüldü ama sonu hiç beklemediğim şekilde muhteşem bitti. Bu yüzden çok duygulandım.”
O günün öğle saatlerinde, beraber kitap alışverişine gitmiştik. O çok sevdiği çizgi romanların son serisini almıştık.
Biz evden ayrılınca, o, yatağına uzanıp, okumaya başlamış ve sanırım bu okuma yaklaşık iki saat sürmüş.
Bu çok iyi!
Bütün kötü duygulardan arındım. Kendimi dünyanın en şanslı insanı hissettim. Anlatılmaz bir mutlulukla gözlerim doldu ve ona sıkı sıkı sarıldım.
“Tüm hikayeler, bizimki de dahil, böyle sonlanacak. Bir hikaye ile; bu bir kitap olur, masal olur, birinin anıları olur… böyle bir sürü, bir sürü duyguya kapılman ne kadar güzel. Düşünebiliyor musun, şimdi daha başka hikayeler okumaya hazırsın. Çok güzel bir karakterin hikayesini okudun; sen çok güzel bir kitap okudun. Bu harika bir şey, Mira. Bir gün, bir sohbette bu kitaptan bahsedildiğinde, her bir satırını tek tek hatırlayacaksın. Çünkü kendini vererek ve özdeşleşerek okudun. Yarın gidip yeni bir kitap alalım, ister misin?”
Çok mutlu oldu.
Gülmek ve ağlamak arasında bir kahkaha attı.
Ama okuduğunun hemen ardından başka bir kitap istemedi.
Sanırım haklıydı. Hissettiği duyguları sindirebilmesi için biraz zamana ihtiyacı vardı.
(Canım Mira…
Büyüdüğünde bu anımızı buradan okuduğunda yine aynı duygulara kapılacaksın. O duygularına sıkı sıkı sarıl; tıpkı benim sana sarıldığım gibi.)
Zeynep Perçin
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.