25
Yorum
21
Beğeni
0,0
Puan
2410
Okunma


İş yerime gelen müşteriler genellikle düğün öncesi alyans, bilezik, kolye gibi takılar almak için uğrarlardı.
O gün aynı anda iki grup müşteri içeri girdi. Biri kalabalık bir aile topluluğu, diğeri ise samimi hâllerinden belli olduğu kadarıyla iki sevgiliydi.
Öncelikle genç çiftle ilgilenmek için kalabalık aileye dönüp:
“Müsaade ederseniz önce gençlerin işini halledebilir miyim? Sizin işiniz biraz uzun sürecek gibi görünüyor,” dedim.
Yaşlı bir teyze kelimeleri uzatarak:
“Eee, hadi bakalım, biz bekleriz…” dedi.
“Sıcak ya da soğuk ne içersiniz?” diye sordum.
“Çay içelim,” dediler ve bekleme koltuklarına oturdular.
Genç sevgililer alyanslara ve tek taş yüzüklere baktılar.
Genç kız heyecanla:
“Bunu alalım Uğur,” dedi.
Uğur gülümseyerek:
“Tabii ki aşkım, hangisini istersen alırız. Sen ne taksan yakışıyor,” dedi ve kızın ellerini tutup gözlerinin içine sımsıcak baktı.
Sonra bana dönüp:
“Abla, şu iki parçayı tartar mısın?” dedi.
Güzel bir alyans ve tek taş pırlanta seçmişlerdi.
“Hayırlı olsun” dilekleriyle mutlu bir şekilde çıkıp gittiler.
Sıradaki müşterilere döndüm:
“Buyurun, ne istemiştiniz? Hemen bakalım.”
Tezgâhın önüne yaşlı teyze ve birkaç kadın geldi. Yanlarında ise yüzünde henüz ergenlik sivilceleri sönmemiş, genç bir kız vardı.
Yaşlı teyze:
“Gelin, gel bak şuradan seç beğen. Parmağına hangisi uyarsa artık,” dedi.
Gelin utana sıkıla tezgâha yaklaştı. Ürkek bakışlarla yüzüklere baktı.
“Bu olsun,” dedi sadece.
“Bu mu?”
Yanındaki kadınlar hemen itiraz etti:
“Hayır, o yüzük hoş değil. Bence şu olsun!”
Sanırım görümceleriydi.
Gelin, memnuniyetsizliğini belli etmemeye çalışsa da onların seçtiği yüzüğe:
“Tamam…” diyebildi.
Yüzüğü parmağına denedi.
Şaşkınlıkla bakakaldım.
Allah’ım… O kadar ince, o kadar zayıftı ki elleri… Hangi yüzüğü taksa bol geliyordu.
“Siz beğenin, ben parmağına göre ayarlatırım,” dedim.
Yaşlı teyze sert ve kaba bir ses tonuyla:
“Sarraf hanım! Bize yirmi adet yirmi beşer gramlık Adana burması, bir de kırk gramlık Maraş burması çıkar. Şöyle tezgâha koy hele!” dedi.
Ardından ekledi:
“Bir de altın kemer alacağız. Kol saatini de üstüne hediye verirsin artık. O kadar şey alıyoruz!”
“Tabii ki vereyim ama eşantiyon olarak değil, gelin kıza ben hediye etmek isterim,” dedim.
“Sen ver de nasıl verirsen ver!” dedi, sesi daha da kabalaştı.
İçimden sadece “Vela havle…” diyebildim.
Tam o sırada kapıdan esmer, babayiğit bir adam girdi:
“Anacığım, halledebildiniz mi?”
“He Ahmed’im, hallettik. Anan varken hallolmaz mı kuzum! Şimdi hesabı sen öde,” dedi böbürlenerek.
Ahmet, otuzlu yaşlarında, şık giyimli, yakışıklı bir adamdı.
Gelin kızın yanına gidip:
“Hadi bak, şanslısın kız! Ağırlığınca altın aldık sana,” dedi.
Gelin kızın yüzünde utangaçlıkla mutluluk arasında bir gülümseme belirdi.
Her şey yolundaymış gibi görünse de dayanamadım, sordum:
“Sanırım damat siz oluyorsunuz?”
“Evet abla, damat benim,” dedi.
“Maşallah… Kızımız da çok güzel olacak büyüyünce, şimdiden belli.” dedim imalı bir sesle.
Ahmet:
“Abla, zaten büyümüş. On beş yaşında, daha ne kadar büyüyecek?”
“Hımm… Ben de on beş yaşında gelin olmuştum,” dedim.
“Öyle mi? Ne güzel işte, bak büyümüşsün!” dedi.
“Kayınpederim sizin gibi ağırlığımca altın takmamıştı ama,” dedim.
“Eee, herkes biz olacak değil ya!”
“Aranızda kaç yaş var?”
“On beş.”
“Haklısınız… Herkes sizin gibi olamaz.”
“Sizin eşinizle aranızda kaç yaş var abla?”
“Üç yaş.”
“Baya küçükmüş eşiniz!” dedi.
O an beynimden vurulmuşa döndüm.
“Ne alaka? İlla on beş yaş mı olmalı?”
“Yok ama… Sizin evlilik biraz evcilik oyunu gibi olmuş.”
“Öyle mi? O zaman sizinki de tek taraflı oyun. Gelin kız evcilik oynar, siz de babacılık,” dedim.
Ahmet öfkelendi:
“Anacığım! Ne aldıysan bırak tezgâha. Bu abla altın değil, akıl satıyor!”
Ve her şeyi bırakıp çıktılar.
Aradan üç beş yıl geçti.
Bir gün aynı gelin kız tekrar geldi.
Biraz büyümüştü, ilk anda tanıyamadım.
“Merhaba abla… Hatırladın mı beni?” dedi.
“İsmini bilmiyorum ama… sen o gelin değil misin?”
“Evet abla, benim. Büyüdüm, tanımaman normal.”
Elini uzattı. Avucunda yüzük vardı:
“Bunu bozdurmak istiyorum,” dedi.
“Neden?” diye sordum.
“Eşim beni eziyor… Ailesiyle yaşıyoruz. Aşağılama, ihanet, şiddet… Dayanamadım, ayrıldım. Ailem de kabul etmiyor…”
İçim sızladı.
“Peki, bozalım,” dedim.
Sonra ekledi:
“Bu parayla bir ip alıp kendimi asacağım… İbret olsun diye.”
O an… içimden kendi yaşayamadığım genç kızlığım geçti.
Duraksadım.
Sonra kendime gelip:
“Dur! Önce otur. Bekle beni,” dedim.
Ne yapacağımı bilmiyordum ama bir şey yapmalıydım.
Bir telefon açtım.
Sonra yüzüğü değerinin iki katına bozdum.
“Bu fazla abla…” dedi.
“Hayır değil. İşçiliğini kesmedim,” dedim.
Eline kartımı verdim:
“Belediyeye git. Sadece bunu ver.” dedim.
Gitti.
Aylar sonra tekrar geldi.
Bu defa yüzü gülüyordu.
“Her şey yoluna girdi abla. İş buldum. Bir kızım var, yakında onu da yanıma alacağım…” dedi
“Gözün aydın, çok sevindim senin adına" dedim.
Ama sonra öğrendim ki…
Kocası peşini bırakmamış.
Gittiği her yerde huzur vermemiş.
Üstüne bir de namusuna laf atılınca…
Dayanamamış…
O ipi almış gariban.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.