7
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
1139
Okunma
Daha öğrenemeden yürümeyi düşürdün beni yere, sonra tekrar kalk dedin, el uzattın el verdin, seninle ilk tanışmamız belki de böyle oldu, ben sarhoşken, nefes alıp verirken beslediğin anne sütü ile beni büyütürken neler düşündüğümü, neler gördüğümü, neler hissettiğimi hatırlamamı bekleme benden.
Sen benim ilk hevesim, ilk tutkum, ilk imanımdın ancak acizliğini yaşattın, tam yürüyecektim dikilecektim ayağa, minderlerin veya halının üzerine düşürdün beni, bana güldün, dalga geçtin şimdiki denizler gibi… Sonradan el versen ne fayda.. Belki de o gün öğrenmem gerekirdi senin tüm cibilliyetini.. Ulu Tanrılığını.. Yanıldığımı anlamam için 33 insan yılı bekledim. Çok geç öğreniyorum.
Su üzerinde, bulut üzerinde yürümeyi esirgedin benden sonra da, çünkü yarattığın mahluk da senin kadar acizdi, Tanrısı aciz olan yaratık da aciz kaldı sonunda.
Seni kim büyüttüyse ve büyütüyorsa gözünde benden beter olsun. Çünkü sen varsan da can çekişiyorsun veya ölmüşsün veya uyumuşsun ulu Tengrim! Bu yüzden sana paydos.
Sen bir işe yaramazsın, işe yaradığını göstermen için aklını sana satmış bir kulun kafama kiremit mi vuracak, güldürme beni, zavallı hafakanlarını kanıtlamak için benim kafama taş mı vuracak, ha hayy, na nayy yavrum na nayy, nanik miydi yoksa.. Bu anlatıma benzer küçük bir anekdot okumuştum da ondan bu örneği verdim değerli okuyucum. Bilen bilir bilmeyen de öğrensin, bana ne ya hu, sana ne yani??
Sayın Tanrım;
Anayasamızın ilgili maddelerinde belirtildiği üzere senin de haddini bilmen gerekiyor, sırtlanları yaratmış olman ceylanların hakkını senden söke söke almasını engeller mi sanıyorsun.
(Eskinden engellerdi, eskilerden öğrendik hayvanları insanlaştırmayı ve belki de bitkileri, buna dünya insanlık mirası deniliyor işte.. o eskiler yani kadimler )
Eser yok hiç birinden beni de toz kül cuf cuf... Yok eder misin, ama lütfen!
Senin de üzerinde senin hal ve hareketlerini, söz ve fiillerini kontrol eden bir ulular meclisimiz var diyecektim, bir gülme geldi bana, insanlığın yönetim kültüründen yani kadimlerden bu yana.. Hep ali cengiz oyunlarıyla keklemişsin bizi.. Lakin uluları da sen belirlediğin için geldi bu gülme, sorma gitsin, hepsi seni kendi Tanrısı kabul ederken senin yanlışlarını tespit etmeleri ve cezalandırmaları beklenebilir mi? Nerede bunun mantığı? Pis pis sırıtma..Görüyorum yine dalga geçiyorsun.
Derya benim diyorsun, hikmet benim diyorsun, sır benim diyorsun; ben de diyorum ki; hikmetle boğul, koca dalgalarla kayalara çarpıl, sırrınla yok ol..Sanki beni dinlersin de, ne çok bilmişsin var ya…
Elimde sapana benzeyen bir kılavye, bir çakıl taşı koydum içine, hikaye ve kurgu romanlarda ebabillerin fillere attığı o taşlardan soyu sopu, seni arıyorum ey bukelamun kılıklı, ejderha kinli, sansar fikirli, seni arıyorum, bütün gök taşlarına karşı, gök, yer, deniz tüm ordularına karşı işte benim ordum, sapanımda iki parmağımda sıkı sıkıya tuttuğum o çakıl taşı, alnının tam ortasından vuracağım seni, vuramazsam belki kanadını kırarım, düşersin ve ben de alır senin kanadını sararım, sardırırım saramazsam.
Yok işte yok, içimde olmayan tek şey zulüm. İstese de, dünyada en çok hevesliden daha çok heves etsem de bu isteğimi gerçekleştiremeyeceğimi biliyorum, işte bu, beni kahreden fikir bu!
Sayın Tanrım, anayasamız beni senden korumak için binlerce yıllık hayvanlık dönemlerinden sonra insani akıl ile yazılmıştır. Ve unutma ki insanları hayvanlar değil, insanlar yönetmeli.. O yüzden seni Tanrılık makamından defediyorum. Defedemezsin ki, defedemesin ki.. Kapa çeneni..
“…/Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam./…” MAE.
Bundan kelli hiçbir Tanrıyı, Tanrının atadığı uyuşuklar meclisi yargılamayacak. Benden sonra bu bir daha olmayacak, senin zulmünü ve patavatsızlığını ve de cahıllığını yüzüne vurmayacağım, vuramayacağım çünkü senin bir yüzün yok.
Evet haklısın dünyevi, ben yüzsüzüm, ben cibilliyetsiz, sahtekar, zalim, lakin oyunu kuran benim, sen sadece piyonsun, çalı çırpı kadar değerin yok, hüküm benim..
Hükmünün ve senin tüm her şeyine …
Rica ederim. Geberesice…!
Sonra aldın beni kucağına pencereden gösterdin belki de dış dünyayı, çizginin dışını. Şimdiki internet camına çok benziyordu, hatırlıyorum camın dışını, evimizin önünü köyde küçük bahçemizi. Köyün en güneyde kalan evlerinden ikincisi bizimmiş, diğer Tanrı yaratıklarının da evleri var imiş, yalnız değilmişim bu dünyada, sadece sen, ben ve annem yokmuşuz.
Pencereden ilk gördüğüm pembe kırmızı güllerdi, onu yeşil yapraklar ve yeşilimsi grimsi gövdesi takip etti, başım cama deyince biraz endişelendim, endişelenince ne yaptığımı hatırlamıyorum, belki kirpiklerimi kapadım, karanlığa sığındım, belki de anam kucağına, baktım belki de senin gözlerin başka yerdeydi göremedim seni, gülle çiçekle kırmızı yeşil gri renklerle karşıladın beni.
Keşke diyorum, camın önünde iki kuduz it dalaşıyor olsaydı, dişlerini birbirine geçiriyor olsaydı, keşke diyorum, gülün dikenlerini görseydim ilkin.
Sonra tekrar başımı koydum cama, ileride çitler vardı , hafif aralıklı tahtalar, penceremizden kısa olmalıydı, üstlerini görüyordum çünkü, çitteki tahtaların üzeri sivri idi, üçgen gibi, altına doğru dikdörtgen, lakin gül yaprakları ovaldi, yuvarlak, daire, belki bu nedenle geometriyi sevdim,
Şimdiki penbe veya mavi panjurlu evlere benzemese de hemen hemen aynıydı diyebilirim yeşil panjurlu olabilirdi koyu yeşil veya lacivertimsi, ileride bir yer vardı, ne olduğunu anlamadım taşlar üst üste dizilmişti, duvar imiş, kimi araları karanlıktı, ne vardı o karanlıkta hangi böcekler, hangi yılanlar, akrepler.. Ve üst üste dizili taşları daha sonra ne çok görmüştüm köylerde…
Orada bir şey vardı, sanki köpek olduğunu sonra mı öğrendim yoksa kedi miydi o, kediydi kedi, köpekte olabilirdi belki, aşağıdan yukarısı tam görünmüyordu ama diğer tanrıların evi daha yüksekti bizimkinden, sonradan öğrendim onların tahta imiş bizimki tuğla, onların kapılarından öküz ve inekler mi girip çıkıyordu, bizim öküzlerimizi görmem için hangi camdan bakmalıydım, sen beni diğer camlara iletmedin ki, sadece düşündüm hayal ettim, benim öküzümü ve ineğimi, sonra sen beni bağladın eve ve gittin, sesler duydum duvarın kenarından, dışarıda ayak sesleri evimizin altına doğru yürüyordu, yürüyen ineğimizmiş sonradan öğrendim boynunda bir çan vardı, ona Tanrı bile demiş insanlar..
Sonra annem çıka geldi, elinde helge ve süt ile mi gelmişti, büyük ihtimal, beni de cehenneme benzeyen sobaya yaklaşmasın diye bağladığını söylemiştin sonra, cehennem yakmasaymış diye, yazın güneşin ısıttığı yeryüzünde soba yanar mıydı, o zaman bahar olmalıydı, ,ilkbahar, belki mart kapıdan pencereden baktırır kazma kürek yaktırır günleri miydi, olamaz ki, gülleri görmüştüm işte, o zaman ..sobamızı hatırlayamıyorum tam olarak, kuzine de olabilir, hani yanında hemen bir penceresi de onun vardı, üzerinde daha parlak güğüm, tencere…
İnek sesini, boynundaki çan sesini, köpek havlamalarını, insan seslerini duyuyorum şimdi, kuş cıvıltılarını da unutmadım.. İneğimiz de öfkeli imişti boynuzunun biri kırıktı. Hatırlıyordum ve ben hep kaçtım ondan, boynunu bana sallıyordu çünkü, beni öldürmek istiyordu inekler o günden beri, lakin hala hayattayım, dedemlerin kocaman kara öküzü ile sarı öküzü bile öldüremedi beni, hey yavrum hey.. hayattayım işte ancak onlar öldü çoktan.. veya ben onları artık unuttum! Hayvanların ömrü ne kadar?
Tanrım lütfen bir daha kimseyi yaratma. Sen de öl o inek ve öküzler gibi veya unuttur bana kendini lanet şey. Tüm lanetler senin üzerine olsun, artık rahat bırak insanları. Bana gülleri geri ver. Ailemle annemle beni rahat bırak. Dışından içini, içinden dışını göreceğim camımı,penceremi geri ver.. Amin.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.