4
Yorum
3
Beğeni
0,0
Puan
1219
Okunma

Hayatını sanatla iç içe yaşayan insanlar diğer insanlara göre daha hakiki bir huzur ve huzursuzluk içinde olurlar. Neden huzur ve huzursuzluk? İkisinin bir arada olması ilk bakışta tezat gibi görünse de; kişiliğine sanat bulaşmış bir insan, bütün yolculukların tıkandığı bir zamanda kendine doğru yolculuklar yaparak huzurun kapılarına ulaşır. Bu mükemmel huzurun tadını çıkartır. Kendindeki huzuru ilişkide bulunduğu herkese, her şeye bulaştırır. Huzursuzluk ise kaosun kucağında kalmış ve kanama geçiren bir toplumda sanatçının içinde kurduğu acıdan yapılmış şık bir ülkedir. Huzuru da huzursuzluğu da zirvede yaşar sanatçı. Ki “dünya mükemmel olmadığı için sanat vardır” der Andrey Tarkovski.
O halde şunu diyebilir miyiz:
Eğer dünya mükemmel olacaksa, eğer dünya kargaşadan, savaşlardan
ve acılardan kurtulacaksa sanat olmasın varsın.
Bir yazar sadece yazar değildir. İnsan ve insanlıktan, geçmişten, şimdiden ve gelecekten de sorumludur. Kelimelerin anlam peşinde koştuğu, ele geçirilmemiş bir boyuttadır yazar. Boğazına sarılmış olan günlük planlanmış yaşantı, alışkanlıklar, aile, koşuşturmalar, ihtiyaçlar ve diğer sıradanlıklar geçidi, akşamın cüretkâr çağrısından sonra yerini, kurgu ve gerçeklik adındaki o iki ateşli sevgiliye bırakır. Genellikle herkes gibi başka bir mesleği ve vermek zorunda olduğu bir yaşam mücadelesi vardır yazarın. Ancak o büyülü dünyaya, o mükemmel hisler gezegenine girdiğinde bütün somut gerçeklik yerini kusursuz bir akışa bırakır. Zaman denen sonsuz hapishaneden bu şekilde kurtulur ancak.
“Aynı şeylere bakıyoruz, aynı yere, aynı uğultuya, aynı ağıda ve aynı dilsizliğe…
Ama hiç anlamıyorum, hiç, neden farklı şeyler görüyoruz?”
Diye sormuştum yıllar önce bir öykümde. Sonra aynı karanlıkta olduğumuzu ama aynı şeylere bakmadığımızı –çünkü bakışı belirleyen şey vicdan ve sözcüklere yayılış serüveni olan imgedir- fark ettim. Aynı sokaklarda, aynı şehirlerde, aynı evlerde ve aynı yıkılışlarda olsak da göğsümüzün tam ortasındaki toplantı salonunda farklı hisler buluşmaktaydı.
Görünmeyen o toplantı salonuna; bir anlaşılmamış öyküler toplayıcısı geldi Polen Bulutları’yla. En yakın uzaktan seslendi: ‘masanın üzerine bırakılmış kolay ve güvende olan bir sözcük değildir anlam, anlam pes etmemişlerin işaretidir’ dedi.
Böylece anlamıştım neden farklı şeyler gördüğümüzü. “Hepimiz aynı berbat çukurun içindeydik. Ama bazılarımız yıldızlara bakıyordu.” diyor Oscar Wilde. Evet, yıldızlara bakabilmek, yıldızlara bakma cesaretini gösterebilmek… Bu, bir yazarın duvarların içinden geçebilme yeteneğidir. Duvarlar tuzaklarla doludur. Keskin kayalıklar ve zehirli otlarla doludur. Duvarın içi; sis uygarlığıdır.
Bir yazar haritaların sesini dinler masumiyetin başkenti olan bir kalbi dinler gibi, o seslerden öyküler taşır gerçekliğe. Yenilmişlerin yüzlerine ışık tanecikleri bırakır anlam fabrikasından. Anlam işçiliği yazarın devrimidir. Kaybolmuş ve gözden çıkarılmış gemileri bulup yeniden işe alan bir limandır yazar. Bazı ülkelerde suçtur bu. O ülkelerde yazarlar her an, açlık, gözaltına alınma, işkence ve yıllarca içerde kalma tehlikesiyle yaşar. Yazar bunu göze almıştır. Bu tehlikeyi satın almıştır.
Dünya mükemmel olsa da olmasa da yazmak ve anlatı sanatı, o sisler uygarlığında yürüyüşünü sürdürecektir, kayalıklara gizlenmiş kötülüğün tetikçisi keskin nişancılara rağmen. Çünkü o sisler uygarlığı yazarın göğsündeki toplantı salonundan havalanan kelimelerdir; keskin nişancılar hedeflerini iyi göremesinler diye.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.