7
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
1619
Okunma


Masumiyet Müzesi Orhan Pamuk’un okuduğum ilk romanıdır. Bilmiyorum nasıl oldu? Önyargılarım vardı merkeziyetçi kesim gibi. Onlar Ermeni yanlısı olmakla suçluyorlardı, ben ise aristokratlıkla. Eserlerini okumama sebebim Ermeni meselesi konusundaki duruşu filan değildi. Daha içsel ve derin mevzulardan kaynaklanıyordu. Yeni Hayat’ta denildiği gibi ‘’Bir kitap okudum hayatım değişti’’ demeyeceğim. Öyle bir şey olmadı.
700 sayfalık Masumiyet Müzesi romanını okudum aşka bakış açım farklılaştı diyebilirim. Zaman zaman benim yazdığım romandaki Ali karakterini Kemal’e benzettim. Kendimi Kemal’e ve Orhan Pamuk’a daha yakın hissediyordum.
Bilirsiniz edebiyatçı diğer bir edebiyatçıyı kıskanırmış. Çoğunlukla kendisi ile onu kıyasladığı için. Bilmiyorum, ben Orhan Pamuk’u böyle mükemmel bir eser yazdığı için kıskanmadım. Orhan Pamuk gözümde sempatik biri olup çıktı.
Orhan Pamuk’tan önce takip ettiğim Elif Şafak gittikçe popülerleşti. Ve nihayetinde kendisi ile aramda bir bağ kalmadı. Artık Orhan Pamuk bana daha yakın duruyordu. Televizyonlara pek çıkmıyor, konuşmakta zorluk çekiyordu çoğu zaman. İçimden gerçek edebiyatçı bu olmalı dedim kendime.
Romanı bitirdikten sonra müzesinin açılmasını sabırsızlıkla bekledim. Romanda Kemal’in dediği gibi müzede sevgilimle öpüşecektim. Görevliler müdahale etmeyecekti. Eski İstanbul’un kokusunu arayacaktım.
Belki Füsun’un iç çamaşırlarına bakıp gülümseyecektik. Gerçekten fotoğrafının müzede olup olmadığını katalogdan kontrol edecek, eğer varsa fotoğrafın fotoğrafını çekecektik. Füsun’un içtiği Samsun sigarasının izmaritlerinin nasıl söndürüldüklerini, üstünde ruj lekesi gerçekten var mı diye kontrol edecektim. Ve benim de takıntılarım var mı diye içsel bir yolculuğa çıkacaktım.
1950 ile 1960’ların İstanbul sosyetesi, siyah beyaz resimler, 56 model Chevrolet, Ayva rendesi, teki kayıp olan Füsun’un küpesi, kapı kolları… Aklıma şimdi gelmeyen birçok şey orada beni bekliyor olacaktı. Yanımda getirdiğim romanın son sayfasındaki bileti girişteki görevliye mühürletip girecektik içeri…
Kaç yıl oldu nasip olmadı ama…
Birazda roman hakkında olumsuz eleştiriler yapayım. Roman güzel bir girişle başlıyor. ‘’Arka bahçede top oynayan çocukların birbirlerine söyledikleri şeyi yaptığımızı düşünüp birbirimize bakıp gülümsedik!’’ Roman biraz ilerleyince İstanbul sosyetesinden boktan bir bakış açısıyla bahsetmiş, uzun övücü cümleler kurulmuştur.
Füsun’un fakir bir öğretmen çocuğu olmasından bahsetmesi (o kadar da fakir bir aile değil oysa, babası öğretmen emeklisi), uzaktan akraba olduğu için henüz çocukken evlerine sık sık gelmesi, varlıklı ailenin oyuncakları ile oynaması (bu da aşağılayıcı bir durum, zavallı kız oyuncak bulduğu için ne kadar mutluydu), Kemal’in babasının da karı manyağı olması, eşini aldatması (övücü bir hava ile anlatmış), Yeşilçam pornocularının bayağı duruşları (Orhan Pamuk sanırım Yeşilçam pornocuları hakkında fikirleri film senaryosu yazdığı dönemde belirginleşmiş olmalı), Füsun’un dik memelerini porno hikayelerindeki gibi anlatması, şehvetle ağzına alıp kendinden geçmesi falan filan.
Klasik bir İstanbul yazarı havası var. Bu da hiç hoşuma gitmiyor. Feminist arkadaşların sinir krizi geçirmelerine sebep olacak anlatımların ünlü yazarımızın bir şeyleri henüz aşamadığının göstergesi değil mi?
‘’Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyormuşum!’’ klişesi de kahkaha atmama sebep oldu. Zaten her zaman öyle olur! Dik memeli Füsun da ölmeliydi ki her şey yerli yerine otursun…
Her şeye rağmen sade bir dille anlatılan hoş bir roman. Ama daha iyi olabilirdi her açıdan…
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.