0
Yorum
0
Beğeni
5,0
Puan
857
Okunma
her sonbahar geldiğinde
yün bir boğazlı kazak
yumuşaklığında
beni sımsıkı saran
senin
o ten kokusu kıvamındaki
ısıtmalarını özlerim...
ve şimdi
sen hiç düşünmezsin değil mi
şu benim
buz tutan
güz üşümelerimi...
her sonbahar geldiğinde
ve ben
her sobayı yaktığımda
hani o tembel
uyuşuk kedimiz gibi,
atıp da kendimi ardına
ve büzüşüp de seni düşlerken;
gözlerim dalar
karşımdaki
o çırılçıplak kızılların
mutaassıp bir karanlığın gözleri önünde
hiç utanmadan
öylece
orta yerde,
en ayıbından,
şu dökük tavanla
alev alev
arsızca sevişmelerine...
ve hani
dışarıda
ağaçların ulu orta soyunduğu
şu hasretimin içini ısıtan yapraklar
gölge gölge dökülürken
ayaz bir sokak lambasının
fukara ışığında;
ve hani
içeride
o en iç gıcıklayıcı
haddini bilmez bir soba harının
o insanı günaha sokan
dayanılmaz çekiciliğinde
koynuna girmek gibi;
ve sanki
hani sana o ilk defa dokunmak gibi,
ve sanki
yüzümde uyuşan şu alev gibi,
tenimde için için yanan ateş gibi,
cehennem gibi
kor gibi
ama hep kadın gibi
sen gibi,
o ruj kokan
kırmızı dudaklarını özlerim...
ve şimdi...
hadi söyle
söyle...
sen hiç düşünmezsin değil mi
hiç bilmezsin değil mi
nasıl da özlediğimi
kızıl bir ruj kokusu
kahredişliğindeki
senin
adamı o günaha sokan
güz öpüşmelerini....
Abdulhamit Hocaoğlu
5.0
100% (1)