1
Yorum
2
Beğeni
5,0
Puan
38
Okunma
Zaman, tersine akan bir nehirdir bazen,
Dökülür geleceğin sularından düne.
Varlık, kendi gölgesini çizer yokluğun aynasında;
Karanlık uzatmasaydı elini,
Kimin haberi olurdu ışıktan?
Ateş, kendi külüne fısıldar en derin sırrını:
"Ben yandıkça varsın sen, sen kaldıkça ben."
Her şey zıddıyla tamamlar yarım kalmışlığını.
Gece, gündüzün saklı ve sakin yüzüdür;
Suskunluk ise henüz söylenmemiş kelimelerin yükü.
Sert bir taşın kalbinde uyuyan o gizli kıvılcım,
Bir temas bekler zamanın sonsuz çarkında.
Bizler, aynı sahnenin hem tek izleyicisi
Hem de kendi rolünü arayan o dalgın aktörüyüz.
Göz, gördüğü dış dünya kadar değil,
Görmeyi seçtiği o içsel derinlik kadar anlar hakikati.
Görünmeyen bir dokunuş vurur varlığın tezgahına;
İyiyi dokur kötünün tezat ipliğiyle,
Aydınlığı çeker karanlığın kuytusundan.
Nereye bakar gerçekten insan?
Gökyüzündeki o uçsuz bucaksız boşluğa mı,
Yoksa kendi göğsünde sakladığı o sessiz evrene mi?
Bir soru bırakır rüzgâr, savrulan yaprağa:
"Düşen sen misin toprağa, yoksa toprak mı seni çağıran?"
Cevap, ikisinin arasındaki o görünmez boşlukta gizli.
Işık ve gölge, iki ezeli yolcu gibi yürür yan yana;
Ne biri diğerini yok edebilir tamamen,
Ne de biri diğerinden vazgeçebilir.
Çünkü zıtlıkların o muazzam düğümünde atar varlığın nabzı,
Ve arayan, kendi içindeki o duru ışıkta bulur cevabını...
5.0
100% (2)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.