6
Yorum
14
Beğeni
5,0
Puan
95
Okunma

Dağlar konuşmadan önce
taşlar biliyordu adımızı.
Bir tufan geçti dünyadan;
göğün bütün kapıları açıldı,
sular göğsündeki öfkeyi boşalttı.
Sonra…
bir gemi yanaştı
Ağrı’nın sessiz omzuna.
İlk güvercin
kanadında yalnızca bir zeytin dalı değil,
yeniden kurulacak hayatın
utangaç umudunu taşıyordu.
Biz,
o umudun çocuklarıyız.
Dicle’nin suyunda
ellerimizi yıkadık.
Fırat’ın kıyısında
ekmeği böldük,
buğdayı toprağa,
kelimeleri birbirimizin yüreğine ektik.
Mezopotamya…
Ey zamanın ilk aynası!
Sen,
çömleklerde pişen sabırsızlık,
tabletlere kazınan ilk cümle,
çocukların gülüşünde saklanan
en eski masalsın.
Her medeniyet
sana bir gölge bıraktı.
Her savaş
senden bir anne aldı.
Her zafer,
bir yetimin sessizliğine yenildi.
Çünkü
kılıçların ömrü kısadır.
Merhametin ise
ırmaklar kadar uzun.
Biz Nuh’un çocuklarıyız;
rengimiz ayrı olabilir,
dilimiz başka,
inancımız farklı.
Ama aynı yağmur
hepimizin alnına düştü.
Aynı güneş
aynı gölgeyi uzattı ardımızdan.
Bir avuç toprak için
bir ömür tüketenlere
toprak her gün aynı cevabı verdi:
“Ben kimsenin değilim,
hepiniz bana emanetsiniz.”
Ey Mezopotamya!
Sana bakan herkes
kendini görür aslında.
Çünkü sen,
yalnız bir coğrafya değilsin.
İnsanın
ilk aynasısın.
Bir gün
çocuklar silah seslerini değil,
turnaların göçünü ezberleyecek.
Irmaklar
kanı değil,
yalnız gökyüzünü taşıyacak.
Ve hiçbir anne
oğlunu toprağa emanet etmeyecek.
İşte o gün,
Nuh’un gemisi
yeniden inecek dağlardan.
Bu kez tahtadan değil,
vicdandan yapılmış olacak.
Ve insanlık
yeniden öğrenecek:
Kardeşlik,
aynı kandan gelmek değil;
aynı acıyı paylaşabilmektir.
O vakit
Dicle,
Fırat’a usulca gülümseyecek.
Rüzgâr,
zeytin dallarını çocukların ellerine bırakacak.
Ve Mezopotamya,
bir kez daha
insanlığın
ilk şiiri,
son umudu,
ve hiç eskimeyen
kalbi olacaktır.
5.0
100% (8)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.