3
Yorum
6
Beğeni
5,0
Puan
119
Okunma

sabahları artık daha yavaş uyanıyorum,
çay kendiliğinden soğuyor,
güneş pencereye vurmadan
kalkmıyor içimdeki sabah çiği.
eskiden horozdan önce uyanırdım,
şimdi horoz bile şaşırıyor hâlime.
“ne acele ediyorsun?” diyorum ona,
“bırak biraz da beklesin dünya.”
hem ne olacak,
gün dediğin kaçıp nereye gidecek?
bazen kelimeleri unutuyorum,
bazen hatırlamak istemediğim anılar
ilk sıraya oturuyor beynimde.
ne tuhaf şey şu hafıza;
unutulacakları saklıyor,
saklanacakları unutuyor.
tanıdık birini görüyorum
yakından tanıdığım biri
bir isim geliyor aklıma,
dilin ucuna kadar geliyor,
sonra dönüp gidiyor. hatırlayamıyorum.
yüzüne bakakalıyorum utanarak:
“kem küm” diyorum,
“belki birazdan anımsarım.”
eskiden her şeyi bilirdim sanki,
şimdi bazı şeyleri bilmemek normal mi acep?
mesela yarın ne olacak, mesela yarın ne olacağım?
bırak onu yarınım düşünsün.
bugün elimdeyse eğer,
bugün yeter bana.
kapının önündeki taşlar yerinde duruyor,
ama ben eskisi kadar hızlı
yürüyemiyorum üzerlerinde.
toprak aynı toprak,
yollar aynı yollar,
ama ayaklarım biraz daha yorgun.
ağır ağır yürüyorum,
çünkü artık önüme bakmam gerek
eskiden varacağım yeri düşünürdüm,
şimdi geçtiğim yerleri,
ağaçlar mı büyüdü ben mi küçüldüm
duvarlara, pencerelere,
selam veren insanlara bakıyorum.
bir komşu kapıda görünse,
iki lafın belini kırıyorum.
“nasıl gidiyor?” diyor,
“gidiyor işte,” diyorum,
“biz de peşinden gidiyoruz.”
bazen oturup geçmişi düşünüyorum,
bir kahkaha geliyor içimden.
gençliğim çıkıyor karşıma,
cebindeki üç kuruşla dünyayı
satın alacakmış gibi dolaşan
o delikanlı hâlim.
ne çok koşturmuşuz meğer,
ne çok şeyi dert etmişiz.
bir gömlek eskimiş,
bir ayakkabı yıpranmış,
bir otobüs kaçtı diye
dünyanın sonu geldi sanmışız.
şimdi düşünüyorum da
insan gençken zamanı harcıyor,
yaş aldıkça kıymetini anlıyor.
bir fincan çayın sıcaklığı,
bir dostun kapıyı çalması,
akşamüstü esen hafif bir rüzgâr
yetiyor bazen insana.
biri sorarsa,
“ben hâlâ yazıyorum,” derim.
ama bazı mısralar
kendiliğinden uçup gidiyor,
kendi yazıldığı yere.
kalem elimde duruyor,
kâğıt önümde beklemede
bir kelime buluyorum,
birini kaybediyorum gelmiyor azizim
yarım kalmışlığında çoğu
boynu bükük beklemede
sonra gülüyorum kendi hâlime:
“demek ki şiir de benim gibi,
o da biraz yaşlanıyor.”
bazen bir ses duyuyorum,
çocukluğumun / çocukların sesi mi,
yoksa geçmişin uzak yankısı mı?
ayırmak zor artık.
bir top sesi geliyor uzaktan,
bir kapı kapanıyor,
bir çocuk gülüyor sokakta.
bir anlığına
yıllar geriye dönüyor sanki.
bahçede oynayan çocuklar,
dizimdeki yaralar,
cebimdeki misketler,
akşam eve geç kalınca
annemin kapıda bekleyen sesi...
hepsi bir yerlerde duruyor.
demek ki insan büyüse de
çocukluğu bir köşede
usulca bekliyor.
bazen aynaya bakıyorum,
karşımda epey yaşlanmış tanımadığım çehre
gözüm bir yerden ısırıyor
hâlâ bana benzeyen biri sanki
gözleri yabancı değil
saçlara düşen beyazlara
“hoş geldiniz,” diyorum.
azalmış seyrekleşmiş olsanız da
siz de bu hayatın
hatıra defterinden birer satırsınız.
çizgiler çoğalmış yüzümde,
her biri başka bir günün izi.
kimi gülmekten kalmış,
kimi düşünmekten,
kimi de hayatın
inatçı rüzgârından.
varsın olsun.
insan biraz da
yaşadığı günlerden ibaret değil mi?
gülmüşsek, ağlamışsak,
sevmişsek, özlemişsek,
birilerine iyilik etmişsek
boşa geçmemiş demek ki yaşam
akşamüstleri daha güzel geliyor şimdi.
güneş yavaşça çekilirken yorgun yuvasına
sandalyemi kapının önüne koyuyorum.
çayımı alıyorum yanıma,
bazen şekeri unutuyorum,
bazen çayı.
ama olsun.
bir kuş geliyor,
bir kedi duvarın üzerinden geçiyor,
rüzgâr perdeleri hafifçe oynatıyor.
dünya hâlâ kendi işinde.
ben de oturup
onu seyrediyorum.
eskiden büyük şeyler isterdim,
şimdi küçük şeyler yetiyor.
bir dost sesi,
taze ekmek kokusu,
iyi demlenmiş bir çay,
uzaktan gelen bir türkü,
akşam serinliği...
bir de sevdiğim biri
“buradayım,” dese,
başka ne isterim?
bazen geçmişe kızıyorum,
bazen geleceğe meraklanıyorum.
ama en güzeli
şu anın içinde kalmak.
çünkü geçmiş
geri dönmüyor,
gelecek daha gelmedi.
insanın elinde kalan
şu küçük “şimdi”
ve onun içindeki
birkaç güzel nefes.
o yüzden artık
acele etmiyorum.
bırak güneş biraz beklesin,
bırak çay biraz soğusun.
bırak yol biraz uzasın.
ben yürürken
biraz da etrafa bakayım.
belki bir çiçek açmıştır,
belki dalda bir kuş vardır,
belki yıllardır görmediğim
bir yüz çıkar karşıma.
hayat dediğin
belki de budur zaten;
büyük mucizeler beklerken
küçük güzellikleri kaçırmamak.
şimdi gün dönümleri
ekinokslar
günlerin uzayıp kısalması daha bilincimde
ve hâlâ göğe bakabiliyorum,
bulutların geçişini sayabiliyorum.
bazen bir bulut
koyun oluyor,
bazen gemi,
bazen çocukluğumun
üzerinde uçtuğu bir masal.
bir kuş konarsa
avludaki dalın üzerine,
sessizce gülümsüyorum.
“evet,” diyorum içimden,
“zamanın tadı azaldı biraz...
ama hâlâ var.”
hâlâ sabah var,
hâlâ gökyüzü,
hâlâ ekmeğin kokusu,
hâlâ dostların sesi var.
hâlâ bir türkü duyunca
içimde bir yer kıpırdıyor,
hâlâ güzel bir söz
yüreğime dokunuyor.
bazen dizlerim yoruluyor,
bazen aklım beni yarı yolda bırakıyor.
ama gönlüm,
gönlüm hâlâ genç sayılır.
biraz yavaş,
biraz unutkan,
biraz da huysuz belki...
ama hâlâ hayata
bir bardak çay uzatacak kadar
samimi.
öyleyse gelsin sabah,
gelsin akşam,
gelsin yağmur,
gelsin güneş.
ben buradayım.
çayım soğusa da
içerim yine.
bir mısra uçup gitse
yenisini söylerim.
bir yol yorarsa
bir ağacın altında dinlenirim.
çünkü hayat
koşarak bitirilecek bir yol değil.
biraz durmak gerek,
biraz gülmek,
biraz hatırlamak,
biraz unutmak...
ve sonunda
göğe bakıp
derin bir nefes almak.
sonra içimden
bir kez daha söylemek:
“evet...
zamanın tadı azaldı,
ama hâlâ var.
hem de
bir kuşun kanadında,
bir dostun sesinde,
bir fincan çayın buğusunda,
akşamüstünün serinliğinde...
ve ben daha bitmedim.
daha söyleyecek sözüm,
daha yazacak birkaç mısram,
daha gülecek günlerim var.
varsın zaman biraz yavaşlasın...
ben de ona yetişmek yerine
yanında yürürüm.
acele etmeden...
gülümseyerek...
hayatı biraz daha
severek.”
-
Suat Zobu
|Türkoğlu|
5.0
100% (3)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.