20
Yorum
28
Beğeni
5,0
Puan
285
Okunma
Hani olur ya…
İnsan bir sabah uyanır
ama aslında hiç uyanmamıştır.
Gözleri açık,
yüreği kapalıdır.
Sanki dünya üstüne yürür,
gökyüzü biraz daha alçalır,
omuzlarına çöker.
Uzayıp gitmek ister insan,
kopup bir rüzgâra karışmak…
Issız bir ovada
adı unutulmuş bir taş olmak.
Ruhu yorgan döşek,
bedeni buzdan kalıp.
Ne bir ses,
ne bir çağrı.
Merhem arar;
ama sanki merhem kalmamış dünyada.
Sızısı eski bir kapı gibi
her açıldığında biraz daha gıcırdar.
“Yok” der…
“Olmaz” der…
Mücadele edemez.
Dizleri içinden kırılmıştır sanki.
Tam da o esnada—
bir yerden bir ses düşer kalbine.
Okunan ilahi kelâm…
Bir ayet gibi değil sadece,
bir nefes gibi.
Titreyerek durur içi.
“Ne yapıyorsun?” der kendine.
Ve susar.
O sese pür dikkat kesilir.
Çağrıdır o.
“Dön.” der.
“Uzat elini.”
Bak burada o el…
Bir an…
Yüreği çocuk olur.
Birden anlar.
Koşmaz.
Bağırmaz.
Sadece kalkar.
Tertemiz bir abdest alır.
Soğuk su, yüzündeki karanlığı çözer.
Her damla
bir yükü indirir omuzlarından.
Secdeye varır.
Meğerse
o el
hep buradaymış.
Meğerse
çaresizlik sandığı yer
imtihanın eşiğiymiş.
“Vay be…” der içinden,
“Boşa giden ömrüm.”
Ama sonra fark eder:
Boşa gitmemiş hiçbir şey.
Çünkü düşmeden
tutulan elin kıymeti bilinmezmiş.
Aslında
el belli belli.
Yeter ki
insan,
avuçlarını kapatmaktan vazgeçsin.
ALİ RIZA COŞKUN ©
5.0
100% (27)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.