4
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
657
Okunma
“İyi yaptınız” dedi, “Adını İstanbul’a çevirdiniz.”
Bedros’un böyle konuştuğunu hiç duymamıştım. O devam etti:
“Yoksa dayanamazdım bugünkü haline.”
...
Süleymaniye’deki sokağın evleri o kadar köhneydi ki karşılarında dikilen caminin yapılışına tanıklık etmiş gibilerdi. Halbuki emindim ki bu sokak yeni yüzyıla ahşap olarak girmiş, şimdi gördüğüm derme çatma yapıların hiç biri imparatorluğun son dönemine tanıklık etmemişti.
Elimdeki adrese baktım: Kumbaracı Halil Sokak, no: 27. Görünürde böyle bir sokak yoktu. Karşıma çıkan ilk bakkala sordum.
“Kumbaracı Halil mi? Tophane tarafında Kumbaracılar Yokuşu vardır ama buralarda o dediğinden olmaz. Yanlış almış olmayasın adresi? Bir telefon edip sor istersen.”
Gözleri uzun zamandır müşteri çıkmayan telefonundaydı. Şu sıralar Princeton dolaylarında, yatağında uyuyor olması gereken Argyrios’u arayacak durumum yoktu. Teşekkür edip, çıktım.
Yol boyunca hem kendime, hem Argyrios’a söylenip durdum. Onun iddiasına göre VIII. İoannes dönemindeki patrikhaneyle papalığın yazışmalarının kopyaları bu adreste yaşayan Mansur Beyde varmış. Patrikhane kütüphanesinde çalışma yapmama olumlu yanıt vermediğinden beri araştırmam için umudum Mansur Beydi; o da olmayan bir sokakta oturuyordu. Saate bakıp, Argyrios’un ne zaman uyanacağını hesaplamaya çalıştım. Kesin sabah dörde kadar çalışmıştı. Bu da öğleden önce uyanmasını imkansız kılıyordu. Argyrios’un öğlesi Süleymaniye saatiyle akşam yedi demekti. Bugünüm ölmüştü.
Etrafıma bakındım, gideceğim yönü bilemedim. Aklıma Yorgo’nun meyhanesi geldi. İçmek için erken miydi? Yorgo’nun sıkça tekrarladığı sözünü hatırladım: “Bir kadeh şarap içmenin vakti yoktur. Ama ikinci kadehe geçeceksen akşamı beklemelisin.” O ilk kadehin peşinden meyhaneye yollandım.
19. yüzyılda Batılı bir seyyah İstanbul için “Zamanın durduğu şehir” demişti. İki yüzyıl sonra zaman bu sefer de benim için durmuştu. Ağzım açık, Yorgo’nun Meyhanesi yerine karşımda dikilen Kuşhane Saray Mutfağı tabelasını seyrediyordum. Ne olduğunu anlamak için içeri girdim. Bir aile işletmesi gibiydi. Sahibesiyle aşçısı arasında bir görünüme sahip bir kadın yanıma yaklaştı.
“Tek kişi misiniz?” diye sordu.
“Yorgo’nun yeri burası değil, değil mi?”
Bildiği bir sahnenin tekrarına tanık olduğunu belirten bir gülümseyişle:
“Meyhane kapanalı epey oluyor. Yorgo vefat edince devam ettirecek kimse kalmamış.” diye cevap verdi.
İki oğlu da Kıbrıs’tan Yunanistan’a göçmüşlerdi. Yine de bize Yorgo’nun meyhanesine hiç bir şey olmayacakmış, sahibi ölse de birileri devralacakmış gibi gelirdi.
“Bir şey yemek ister misiniz?”
Sorusunu anlamamış gibi kadının yüzüne baktım. Sonra benden cevap beklediğini farkettim.
“Şarabınız var mı?”
“Alkol servisi yapmıyoruz.”
Dikiliyor, Yorgo’nun bir yerlerden çıkıp bütün bunların bir şaka olduğunu söylemesini bekliyordum. Daha da bekleyecektim ki kadının karşımda sabırsızlandığını farkettim. Ona da teşekkür edip çıktım.
...
Joshua birasından bir yudum daha aldı ve şişeyi bana doğru sallayarak konuştu:
“Duyuyor musun evlat?”
Barın gürültüsü için yaşlı zencinin ne söylediğini güçlükle anlıyordum.
“Neyi duyuyor muyum?”
“Duymuyorsun tabi. Kimse duymuyor. Ben de yıllardır bir zenci çocuğun çıkıp caz çaldığını duymadım. Burası New York ve caz duyulmaz oldu.”
“Neden böyle söylüyorsun ki? Şehirde bir sürü caz kulübü var.”
“Peki kimler dinliyor? Şehirli beyazlar. Çalanlar kimler? Yine şehirli beyazlar. Sen de kalkmış bana caz var diyorsun. Çok yazık evlat, çok! Burası o şehir değil artık.”
Boşaldığını farketmediği şişesini ağzına götürdü.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.