17
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
1974
Okunma

Ayşe Ablanın, mahalleyi boydan boya yırtan çığlıkları olmasaydı, o gün Mutlu Sokak için yine sıradan bir gün olacaktı. Güneş sabahın erken saatlerinde, ümitsiz kollarını kiremit damların üzerinde gezdirecek, bu vasat yaşam kümesindeki insanlara, hayatlarında bir öncekinden farklı olmayan bir günün daha başladığını gösterecekti. Biz sofrada çayımızı yudumlarken, nenem divanın üzerinde, dedem İdris Sadi Bey’in hayaliyle konuşacak, külle açılmaktan iyice incelen demlik sobanın üzerinde titreyecek, musluk damlayacak, soba boruları tütecek, babam hırdavatçı Selahattin Efendiye “bıyık altı sövmeler kitabından” pasajlar okuyacaktı.
Ben artık doğal bir refleks haline gelen ev işlerine başlamazdan önce, iki dirseğimi pencereye dayayıp kasetçi Necmi’nin sokağın ucundan görünmesini bekleyecektim. Necmi, mahallenin Unkapan’ı. Toplar ikinci el bantları, berbere, kahveci Muhittin Abiye, mahallenin aşk illetine tutulmuş delikanlılarına ve kızlarına satar. Bantlar arada tutukluk yapsa da, tükenmez kalemi ortasına geçirip çevirdin miydi kahverengi şeritteki dolaşıklık düzelir, şarkı kaldığı yerin biraz daha ötesinden çalmaya devam eder. Babam pek kızar şarkı dinlememize. O yüzden tek çarem penceremin önünden geçen Necmi’nin, tezgahın bir köşesine sabitlediği iki gözlü teypten çaldıracağı şarkıları beklemektir. Artık bahtıma ne çıkarsa, “Cumbullu cumbullu aslanım aslan/ Sağ yanım çürüdü sol yana yaslan.” Ya da “Evlerinin önü yoldur, yoldan geçen karakoldur.” Arada ecnebi kasetler de düşer tezgaha. Fakat bu pek nadirdir. Mahalleli hiç sevmez anlaşılmaz şeyleri. O kadar yorgundurlar ki, bir de şarkılara kafa yoramazlar. Yabancı gelen her şey tedirgin eder onları. Bildikleri her şeyin bir anda yalan olmasından, büyük bir sadakat ile bağlı bulundukları vasat yaşantılarını kaybedeceklerinden korkarlar belki de. Bazıları ise yabancı şarkıları duyunca Necip’in üzerine yürür. “Şerefsiz oğlu! Fransız uşağı! Batı çığırtkanı!” ve daha pek çok yüz kızartıcı sıfatla, tekme tokat mahalleden kovulduğu da olmuştur Necip’in. Zavallı, birkaç gün bizim mahalleden geçmez, olayın unutulduğuna kanaat getirdiği vakit yine her zamanki alaturkalığında görünür sokağın başından. Evvela eskicinin arkasına saklana saklana ilerler. Sonra serdengeçti ve vatanperver gençlerden kimseyi göremeyince açığa çıkar ve teybini açar.
Bu sabah Ayşe Ablanın koşarak pencerenin önünden geçmesini izledim. Yüzünde derin depremlerin kırıkları, ölüsü dışa vurmuş birer mezarlık gibi ürpertici gözleri, her adımda sokağın iki yanındaki pencerelerde patlayan ayak sesleri, koşarken ondan önce gitmek için çırpınan memeleri ve göbeğiyle Ayşe Abla geçti penceremin önünden.
Nazilli’den halam geldi. Nenem hiç bakmadı yüzüne. Onun için varsa yoksa İdris Sadi Bey. Durur durur “Eh ben artık gideyim, hacı babam söylenir. İdris Efendi de yolumu bekler. Dönmüştür tarladan” der, gitmek için davranır. Annem iki kolundan tutar da zor zapt eder onu. Oturtur gül etekli divanına. Nenem susmaz kolayına. “Karşı köyün ışıkları tekmil söndü. Karanlıkta nasıl giderim ben? Gavurun kızı ne diye salmazsın beni!” Annem aldırmaz. Aldırmamayı öğrendi ahir ömründe. En güzel susarak geçer zaman. Susarak şifa bulur öfkesi ve acıları. O yüzden daima, kulaklarının üzerinden geçen al çatkısı vardır annemin başında. Duymaz, duymamayı öğrendi ahir ömründe.
Halam ve annem taşlıkta oturmuş sülale kadınlarının yaşını hesap etme telaşına düşmüşken, Ayşe Abla yine her zamanki saatinde göründü sokağın ucunda. Elinde koca bir çubuk. Yarı beline kadar ıslanmış entarisi. Yaşmağını burnunun üzerine çekmiş. Yavaş yavaş yaklaştı, büyüdü ve yeniden küçülüp kayboldu sokağın diğer ucunda. Halam ürktü onun bakışlarından. Nas okudu seslice. Ölü bir koku titreyip geçti burnumuzdan. Gitti de perdelerimize kondu. Ne zaman Ayşe Abla dere kıyından dönse, eteklerine sinen ölü kokuyu bırakır gider bize. Nefesimizle ciğerimize dolar bu koku. Dönüşür durur öfkeli bir yılan gibi içerimizde. Bu bir lanettir? Gördüğünü görmedim diyenlerin mesul olduğu uğursuz, utanç verici ve kahredici bir lanet.
Uzatıp ellerimizi perdelerimize yapışan uğursuz karaltıları topladık geceleri. Lime lime paçavralara bulandı ellerimiz. Yanmış kumaş zerrecikleri kirpiklerimize ve burun kıllarımıza takıldı. Velhasıl toplayıp atamadık içerimizdeki yılanı. Biz bir ucundan çektikçe, o daha kuvvetle dolandı göğüs çatalımıza. Gün gün soluksuz kaldık. Çareyi sokağın ucuna diken topağı koymakta bulduk. Arnavut Osman dere kenarından kırktığı dikenleri traktörünün arkasına bağlayıp getirdi. Sokağın kadınları bir nefes aralığı kalmayacak şekilde tıkadı dikenleri Mutlu Sokak tabelasının altına. Nenem bile duramadı evde. Çekti etek uçlarını basma pijamasının beline, iki yana düşe devrile gitti barikatın önüne. Annem nenemi de alıp geri döndüğünde, ikisinin de ellerinden kan damlıyordu.
Artık Ayşe Abla sokağın başından görünmeyecek, yaklaşıp büyümeyecek, küçülüp kaybolurken eteklerindeki ölü koku perdelerimize ve ciğerlerimize yapışmayacak. Necip diken topağının önüne kuracak tezgahını. Penceremin önünden şıngırtılı ya da ağlayan şarkılar geçmeyecek.
Fakat, öyle olmadı işte. Sadece bir gece nefes alabildi sokak. Ertesi sabah, eskisinden daha beter bir kokuyla uyandı ahali. Ezanla uyananlar kokunun geldiği yönü tayin etmek için açtı pencerelerini. Perdelerin dantelli eteklerini burunlarına sarıp, hep bir gözle sokağın başına baktılar. Ayşe Abla tabelanın altında oturmuş sessizce ağlıyordu. Annem hayretle haykırdı. Nenem yok. Çıkmış gitmiş biz uyurken. Kara lastikleri pabuçlukta. Atkısı köşedeki çivide. Tespihi kapının eşiğine düşmüş. Kapı hafif aralık. Kedi Gorbaçov yatmış da uyumuş sahanlıktaki terliklerin üzerinde. Her yanı sarı tüye bulamış.
Babam pijamalarıyla fırladı sokağa. Bahçe kapısının iki yanına dolanmış hanımeli titredi rüzgarından. Sarıya dönmüş yapraklar döküldü merdivene.” Allah’ım” diye ağladı karşı konağın penceresinde bir kadın. Karanlıkta idare lambası gibi gitti geldi yaşlı bakışları. Bu zerzevatçı Tahir’in karısı Gülsüm Hanım. “Şuraya bak” dedi, annem. “Gülsüm’ün penceresindeki dumana bak.” Herkes gösterişli konağın sardunyalarla süslü penceresine baktı. Tahir çekip aldı karısını camın önünden. Sonra sertçe örttü pencereyi, perdesini çekti. Küçük bir oyuncak düştü saksıların arasından beton avluya. İnce bir salyangoz cızırtısı büyüdü ve doldu kulaklarımıza.
*
Şehriyar’dı kızın adı. Bu erkek adıdır, dedilerse de, kandıramadılar Ayşe Ablayı. Şehriyar kaldı kızın adı. Büyüyüp okul çağı geldiğinde, mahallenin haşarı çocukları “şehriye” diye takıldılar ona. Gel zaman git zaman “şehriye” kaldı kızın adı.
Şehriye…İşte bu. Yanmış şehriye kokusu bu içimizde dolanan. Bizi boğan, sabahlara ve gecelere kör baktıran. Utandıran ve ağlatan. Şehriyar, on yaşında kalem kokulu bir kız. Dere almış götürmüş onu. Yıkayıp, paklamış. Ölüsü bir ay sonra komşu kasabalardan birinin sahiline vurduğunda, boynunda hala ipe takılı yuvarlak, mavi silgisi varmış. Biri çözülmüş örgüsünün, diğeri yosunlarla düğümlenmiş. Balıkçıların kucağında bir çarşafa sarılmış getirildiğinde mahalleye, ortalık aydınlandı. Yollar genişledi, fakat içimiz büsbütün tıkandı.
Biz gördük her şeyi. Tahir’in karısını da alıp yabancı memleketlere kaçışını da. Ama sustuk. Çünkü burası hayatın vasat bir düzenle yaşandığı küçük ve korkak bir sokak. Her birimizin haddinden fazla ağırlığı vardır omzunda. Bir karıncayı eklesen o ağırlıkların üzerine, yere batar da dünyanın altından düşerdik kara boşluğa. Şehriyar, ağırdı.
Tahir dükkanının arka bölmesinde oyuncak saklarmış. Divitinle kapattığı daracık kapıyı gösterir “En güzel oyuncaklar içeridedir. Şu ışığı tut da birlikte arayalım” dermiş. Çocuklar karanlıkta oyuncak aramak için girdikleri delikten, oyunları parçalanmış şekilde çıkarlarmış. Şehriyar, büyük adamlar gibi sessizce yürüyüp çıkmış dükkandan. Çantasının fermuarına takılı küçük oyuncağı düşmüş vitrinin önüne. Gorbaçov gelip koklamış. Burnunu torağa silip kaçmış oradan. Ayakkabıcı Rüstem dedi. Bir bunu görmüş, başka da bir şey gördüyse, iki gözü kör olsunmuş. Tevekkeli değil, Garbaçov bir tuhaf artık. Kimsenin penceresinin önünde yatmıyor. Kimseye sırnaşmıyor.
Tahir çıkmıştır ininden bir zaman sonra. Saçlarını düzelte düzelte geçmiştir vitrinin önündeki taburesine. Bir çay bile söylemiştir kendine. Şekerlisinden. Açık. Tatlı. Herkes gibi olmuştur saniyeler geçtikçe. Ben sen o, biz siz onlardan biri…Tanıdığımız, güvendiğimiz ve belki de sevdiğimiz ablak yüzlü şeker amcalardan biri olmuştur Tahir.
Şehriyar o uzak köye nasıl gitmiş? O köprüyü nereden bilmiş? Nasıl atlamış? Günlerce hatta aylarca cevap arandı bu sorulara? Sonun da Tahir’in karısı dayanamayıp, kadınlardan birine anlatmış bildiği her şeyi. Ertesi gün kayıplara karışmış karı koca.
Mutlu Sokak, unuttu bu vakayı da. Tahir Almanya’da ölünce karısı mahalleye bile döndü. Bir iki konuşmadı onunla kimse. Sonra her kötülük gibi, bu kötülük de sıradanlaştı. Vasat hayatlarımızla aynı rengi aldı. Eriyip kayboldu günlük acılarımızın arasında. Bir Ayşe Abla unutmadı hiçbir şeyi. Biz bir ondan utandık arada bir. Deli deli dolaştı durdu sokaklarda elinde koca bir çubukla. Dere kenarlarında Şehriyar’ını aramaya devam etti. Bir o inanmadı karanlığın aydınlığa karışıp erimiş olabileceğine. Her lekenin bir gün mutlaka zeminle aynı renkte buluşacağına. Bir biz inandık zamanla lekelerimizden arındığımıza. Rengimiz koyulaşıp lekemizle eş olunca, ondan arındığımızı sandık.
Nenem İdris Sadi Bey’in kabrine sığınmış o gece. Bir tek bana söyledi.
“Kapı kendiliğinden ardına kadar açıldı. Sonra ışık huzmeleri arasında İdris Efendi göründü. Ayağının dibinde bir sarı kedi. “Kalk koca kadınım” dedi, “az sonra ölmüş bir kız geçecek bu sokaktan. Bütün ahaliyi lanetleyecek. Sen benimle gel. Çünkü sen Allah’ın merhamet ettiklerindensin.” Kapı aralığından gördüm. Bizim diken topağının önünde duruyor kara önlüklü Şehriyar. Annesine bakıyor. Korktum da gittim İdris Efendi’nin peşinden. Ne yapayım kuzum, ben korkarım ölülerden.”
Necip yine bant satıyor ince tezgahında. Şarkılar değişmiş. Her şey gibi. Necip de değişmiş. Kır düşmüş saçlarına. Artık kimse “hain” diye dövmüyor onu.
Her şey çok şükür yolunda. Normal ve pis…
...ENGİNDENİZ...