21
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
2545
Okunma


ÇIĞLIĞI DUYULMAYANLAR
Ağlamak mıydı bu; yoksa bir çığlığı yutup inlemek miydi, boğulmak mıydı kendi çığlığında?
Evet, evet inliyordu. Dökemiyordu da içindekilerini… Böylesi bir özgürlüğü de yoktu zaten...
Yüzünü otobüsün camına dayamış, gözlerindeki yaşlar yüzünden aşağıya doğru süzülüp, göğsüne dökülüyordu. Ona hiç karışmadım. Sus ağlama demedim. Diyemedim…
Otobüs şehri yavaş yavaş terk ederken, o gözleriyle son kez bakıyordu doğduğu, büyüdüğü ve hiç ayrılmadığı şehrine. Kim bilir neler geçiyordu gözlerinin önünden…
Doğduğunda müjde olmuştu ailesine, gülücükler saçmıştı etrafına ilk adımlarını atarken ve hayata yürüyen bu ilk adımları alkışlanmıştı...
Okula başlamış ama kız çocuğu olduğu için ilkokuldan sonra bir daha okula gönderilmemişti. Yeterdi bu kadar okumak. "Okuma-yazma yeter, kız kısmının neyine gerek okul," denmiş ve okuldan alınmıştı…
Genç kızlığa adım atarken yoksulluk kokan yuvasında zengin düşler büyütüyordu aşka, sevdaya dair. Sevecek ve sevilecekti. Sonra sevdiği istetecekti onu ve davullar zurnalar çalınacaktı. Güzel bir gelin olacaktı. Tıpkı düşlerinde ki gibi…
Bebeleri olacaktı sonra, “Analı babalı büyüsün” diyeceklerdi; analı babalı büyütecekti bebelerini…
Ona bakarken annesini düşünmeye başladım. Acaba o ne yapıyordu şimdi. Bir evlattan ayrılmanın acısına nasıl dayanıyordu. Üstelik evladının nereye götürüldüğünü bile bilmiyordu. Çünkü ona söylenmemişti. Bir yandan ağlayarak kızını öpüp koklarken bir yandan da bana; “Kızım, önce Allaha sonra sana emanet,” diye yalvarıyordu.
Bu ne ağır bir emanetti. Ona, “tamam teyze tamam” derken, yalan söylediğimi de bilmiyordu. Ve ben ona, “Kızın ne zamana kadar bana emanet olabilir ki?..” diyemiyordum da... Sadece yüreğimden, “Allaha emanet olsun” diyordum. Allaha emanet olsun…
Şehirden uzaklaşalı yaklaşık iki saat falan oluyordu. O susmuştu. Artık ne ağlıyor ne de inliyordu. Ama yüzü hala otobüsün camına dayalı, hüzünlü gözleriyle otobüsün yanı başından kayıp geçen, sıralı dağlara bakıyordu.. Arada bir de süt dolu göğüslerini sıvazlıyordu. Sütünün kaynadığı belliydi, bluzunun üstüne çıkmıştı çünkü kaynayan sütü…
Bende anaydım. Bebemden uzaksam ve sütüm kaynamışsa, bebeğim acıkmış derdim hep, kaynarda yüreğim de kaynayan sütüm gibi… Büyüklerimizden öğrenmiştik, bebek acıkmışsa ve annesi yanında değilse, annenin göğüslerinin kaynayacağı ve süt fışkıracağını ki, o zaman anlardı anne, yavrusunun acıktığını. Ve koşardı yavrusuna, doyurmak için karnını…
Yolculuğa çıktığımızdan bu yana ilk kez otobüs mola verdiğinde konuştum onunla. Saatlerdir tek kelime etmemiştik. O kim bilir nerelerdeydi… Bense onu izledikçe sessiz isyanlardaydım.
“Haydi, inelim” dedim. “Karnımız açıktı, inip bir şeyler yiyelim”… Önce kabul etmedi. “Karnım tok” dedi ama ısrar edince kabul etti. Otobüsten indik. Aslında otobüs dışına çıkmaktan tedirgindim. Tıpkı onun gibi; çünkü o korkuyordu... Ben de korkuyordum ama bu korkum onun adınaydı...
Lokantaya girip en diplerde bir masa seçtim. Yemek yiyeceğimiz masanın kuytu bir yerde olması gerekiyordu. Masaya geçip siparişi de vermiştim garsona. Yemekler geldi. Ama o daha ilk lokmayı ağzına götür götürmez yine ağlamaya başladı. Bu defa sesli sesli ağlıyordu. Etraftaki masalarda oturanlar yemek yemeği bırakmış, bizi izlemeye koyulmuşlardı…
Onu sakinleştirmeye çalıştım ama sakinleştiremeyince de alıp dışarıya çıkardım. Lokantanın bahçesinde ağaçlar vardı ve kimsecikler yoktu yakınımızda; ağlayabilirdi artık…
Geçip bir ağacın altında oturduk. Ağlasın istedim. Hıçkıra hıçkıra ağlasın. Boğulmasın…
İşte şimdi ağlamanın zamanıydı ve içindekileri dökmenin. Özgürce ağlıyordu artık ve ağlarken de bana dönüp“Abla ben kötü değilim. Vallahi kötü değilim. Onu sevdim. Evlenecektik. Beni öyle kandırdı! ” dedi ve sonra da eğip başını önüne gözyaşlarına sığındı… Benden utanıyordu. Kim bilir kimler dışlamıştı onu. Kim bilir nasıl utanmıştı. Ona “elbette sen kötü değilsin”değilsin dememe rağmen yine de başını önüne eğiyordu. Eğikti başı...
Biraz konuştuktan sonra sakinleşmişti. Ve otobüsün hareket saati yaklaşmıştı. Artık yemek yemeğe zamanımız yoktu. Yemeklerin parasını ödedim ve yiyebileceğimiz türden yiyecekler alarak otobüse bindik. Otobüste bulunan yolcuların meraklı bakışları alanına girmiştik yine… Gözleri ha bire üzerimizde gezinip duruyordu. “Acaba ne var, ne olmuş?” merakı içerisindeydiler, belli…
Yol boyunca konuştuk. O anlattı ben dinledim. Bir bebeğinden söz ediyordu bir de sevdiğinden… Sevdiği erkeğin bir adını biliyordu, bir telefon numarasını, bir de asker olduğunu biliyordu yalnızca… Soyadını bile bilmiyordu.
Bilinmeyeni sevmek bu olsa gerek ve hesapsızca sevmek…
Ailesi yoksul olduğu için, evlere temizliğe gittiğini ve bu sırada sevdiği erkeği tanıdığını söylüyordu. Yolda karşılaşmalar, gülümsemeler, sonra telefon ile görüşmeler, buluşmalar. Ve bir gün sevdiği erkeğin teklifini ret edemeyerek pikniğe gittiğini anlatırken yüzünde belli belirsiz bir tebessümde belirdi. Demek ki yüreğinde hâlâ sevgi vardı…
İşte bu pikniğe gitmeler, onun hayatının kararmasına neden olmaya yetmiş de artmıştı bile… Sevgiyle, güvenle, sevdiğinin kollarına bırakıvermişti kendini. Ve yaklaşık bir ay boyunca, haftada bir pikniğe gidiyorlardı. Her gidişinde erinin(!) kadını oluyordu; çünkü kadını olmayı kabul etmek zorunda bırakılmıştı çoğu zaman. Kabul etmekten başka da çaresi yoktu çünkü kabul etmeyince tehdit ediliyordu sevdiği erkek tarafından.“Bak kabul etmezsen seni almam ha! Kalırsın öylece baba evinde. Kimse de gelip seni almaz” diyordu sevdiği, eri…
Yoksulluk kokan yuvasında büyüttüğü zengin düşlere kavuşmaya artık az bir zaman kaldı derken, yeni bir düş daha süslemişti hayatını; hamileydi…
Bunu hemen söylemeliydi sevdiğine. Hemen buluşmalıydılar. Telefon açıp çabuk gelmesini, çok önemli olduğunu söylerken de heyecandan yüreği güm güm atıyordu.
İşte sevdiği erkek karşısındaydı. Heyecanla “Hamileyim, bebeğimiz olacak! ” deyivermişti birden. Ve o kadar emindi ki sevdiği erkeğin de kendi gibi mutlu olacağından, heyecanlanacağından…
Ama düşündüğü gibi olmamıştı. Bu mutluluğu sevdiği erkeğin de paylaşacağını düşünürken, sevdiğinin sözleri tokat gibi inmişti yüzüne “ Ne bebeği ya! Bizim bebeğimiz falan olamaz. Haydi, git oradan! Allah bilir kimin piçi! ”
Bir daha görememişti sevdiğini. Ne zaman arasa telefonu kapalıydı, hep kapalıydı…
Soyadını bile bilmiyordu. Kimden soracak, nerden bulacaktı ki…
Gün geçtikçe karnı büyümeye başlamıştı. Karnının büyüdüğü belli olmasın diye bol giysiler giyiyordu. Ama olmuyordu, karnının büyümesini engelleyemiyordu.
Karnının büyümesini ilk fark eden ablası olmuştu ve günlerce soru sormaya başlamıştı. En sonunda hamile olduğunu ablasına itiraf etti. Abla şaşırıp kalmıştı. Annesine de şey diyemiyordu. Ya babası duyarsa, ya ağabeyleri duyarsa; öldürürlerdi...
Ablası her gün karnını bir çarşafla sıkıca sarıyordu. “Doğum zamanı hastaneye gideriz, doğurursun, sonra da bebeği hastanede bırakır kaçarız” diyordu ablası. Mantıklı gelmişti bu plan. Gerçi bebeğinden ayrılmak istemiyordu ama başka çaresi de yoktu. Hem nerden bilecekti ki duyulacağını…
Annesi ağlayarak gelmişti hastaneye. Ve ardından akraba olan kadınlar. Bir anda duyulmuştu doğum yaptığı. Nasıl duymuşlardı acaba?..
Bebeğin gayrı meşru olduğunu anlayan hastane yetkilileri, gayrı meşru çocuk dünyaya getiren bir genç kızın başına neler gelebileceğini anlamış ve durumu yetkili mercilere bildirerek, anne ve bebek hemen o hastaneden alınarak, güvenli bir yere götürülmüştü…
Haber çabuk ulaşmıştı baba ve ağabeylerine...
Anne ve bebek aranıyorlardı!
Ve hatta yaşadıkları küçük ilin güncel haberi olmuştu anne ve bebek…
Duyan duymayanlara anlatmıştı. “Duydunuz mu? Duydunuz mu?” fısıltıları arasında.
Bebek ayrı bir yere götürülmüştü, anne ayrı bir yere gönderiliyordu…
Anneyi götürüp teslim ettiğimde, yüreğimde fırtınalar kopuyordu. Vedalaşırken öylesine sıkıca sarılmıştı ki boynuma, sanki “Bırakma beni!” diyordu, “Beni geri götür!” diyordu. Ve sanki “Ben anamı babamı isterim, kardeşlerimi isterim, arkadaşlarımı isterim; ben memleketimi isterim!” diyordu.
Ama mecburdu kalmaya. Onu geri götüremezdim. Bunu o da biliyordu. Geri dönüşün onun için ölüm olacağını da biliyordu.
Oysa yaşamak istiyordu. Yaşamalıydı, çünkü daha düşleri vardı tamamlanmayan…
Dönüş yolunda bu defa ağlama sırası bendeydi. Tıpkı onun gibi yüzümü otobüsün camına dayamıştım. Geceydi. Yıldızlar sanki karanlıklarda kalanlara inat, aydınlatıyordu gökyüzünü. Ama inadına sessizdi koca dünya!
Gözlerimden yaşlar süzülürken, ağlayan bir bebek sesiyle, ağlayan bir ananın içli sesiydi kulaklarımda çınlayan…
Saadet ÜN-30.05.2007
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.