1
Yorum
5
Beğeni
5,0
Puan
171
Okunma

Güz yapraklarının Emirgan sırtlarını sarıya boyadığı serin bir İstanbul ikindisiydi. Sahildeki çay bahçesinde oturan Tarık, önündeki soğumuş çayı dalgınca karıştırıyordu. Dışarıdan bakıldığında hayatında hiçbir eksik yoktu; parlak bir kariyer, güzel bir ev, dostlar... Fakat içindeki o amansız boşluk hissi, ne vakit yalnız kalsa göğsüne ağır bir taş gibi oturuyordu.
O sırada masasına, yıllardır görmediği çocukluk dostu Ziya oturdu. Ziya, yüzündeki o dingin tebessümle masaya bir ferahlık getirmişti sanki. Bir süre hal hatır sorduktan sonra Ziya, dostunun gözlerindeki o kırgın ışığı fark etti.
"Tarık," dedi alçak bir sesle. "Bunca koşturmacanın, başarının arasında seni yoran nedir? Yüzün gülüyor ama gözlerin uzaklara dalıyor."
Tarık derin bir iç çekti. "İnan bilmiyorum Ziya. Her şeye sahibim ama sanki hiçbir şeyim yok. Ne yapsam, nereye gitsem o aradığım huzuru bulamıyorum. Şehirler geziyorum, kitaplar bitiriyorum ama içimdeki o huzursuzluk geçmiyor. Hakiki mutluluk dedikleri şey bir serap mı?"
Ziya tebessüm etti, çayından bir yudum aldı ve gözlerini Boğaz’ın lacivert sularına dikti.
"Aradığın şey bir serap değil dostum, sadece adresi yanlış yerde arıyorsun. İnsan ruhu, ait olduğu makama yüzünü dönmedikçe dünyadaki hiçbir nimet ona kâfi gelmez. Hayatında seccadeye yer vermediğin müddetçe hakiki mutluluğu bulamayacaksınız. Çünkü seccade, insanın başını koyduğu sıradan bir bez parçası değildir; o, dünyalık bütün kaygıları, hırsları ve yalnızlıkları dışarıda bıraktığın bir huzur kapısıdır. Alnın secdeye değdiğinde, o omuzundaki ağır yükleri toprağa değil, Kendisine her şeyi anlatabileceğin Mutlak Kudret’e bırakırsın."
Tarık’ın zihnindeki fırtına, yalnızca o akşamın durgunluğuyla patlak vermiş bir mesele değildi; yıllardır biriken, ruhunu için için kemiren derin bir buhranın dışavurumu idi. Modern hayatın parıltılı çarkları arasında koştururken, kazandığı her başarıyla içindeki boşluğun daha da büyüdüğünü hissediyordu. Gece yarıları lüks evinin salonunda yapayalnız kaldığında, göğsünü sıkan o amansız darlık onu nefessiz bırakıyordu.
Kur’ân-ı Kerîm’de geçen "Kim de Benim zikrimden yüz çevirirse, şüphesiz onun için dar bir geçim (sıkıntılı bir hayat) vardır" (Tâhâ, 124) ilâhî hakikati, âdeta Tarık’ın her gece yaşadığı o içsel azabın aynadaki suretiydi. Ruh, ait olmadığı dünyevi oyuncaklarla avunmak istemiyor; özündeki o İlâhî kaynağa susadıkça feryat ediyordu. Hasan-ı Basrî hazretlerinin dediği gibi: "Dünya üç gündür; dün geçti, yarın belirsiz, bugün ise elindeki fırsattır." Fakat Tarık, o fırsatları hep ertelemiş, kalbini dünyanın geçici hırslarıyla doldurarak kendi zindanını kendi inşa etmişti.
Ziya’nın o çay bahçesindeki sözleri, Tarık’ın içindeki gizli çatışmayı büsbütün alevlendirdi. Yıllardır vicdanının en derin köşesine hapsettiği o sessiz çığlık artık bastırılamıyordu. "Ben kimim, nereye gidiyorum ve ne için yaşıyorum?" soruları, zihninde birer gülle gibi yankılanıyordu. İmam Gazâlî’nin Kutbu’l-Ârifîn isimli eserinde bahsettiği o "kalbin hastalıkları" ve ruhun hakiki şifadan mahrum kalışı, tam da bu haldi. İnsan başını secdeye koymadıkça, kibrin, dünyalık korkuların ve kaygıların kölesi olmaktan kurtulamıyordu. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) "Kulun Rabbine en yakın olduğu an, secde anıdır" (Müslim) buyruğundaki o yakınlığı hiç tatmamış bir ruh, elbette gurbetteydi; yalnızdı, kimsesizdi. Tarık’ın kalbi, bir kuşun kafese sığmayıp çırpınışı gibi, bu manevi gurbetin acısıyla kıvranıyordu.
O akşam eve döndüğünde salonda uzun süre sessizce oturdu. Ardından yıllardır dolabın bir köşesinde duran, babaannesinden kalma eski seccadeyi çıkardı. Odasındaki halının üzerine serdi. Yatsı ezanı Üsküdar yakasından yankılanırken, ilk defa telaşsız ve teslimiyetle niyet etti.
Kıyamda durduğunda dünyanın gürültüsü zihninde yavaş yavaş sustu. Rükûda eğildiğinde gururu eridi. Ve başını secdeye koyduğu o ilk anda... Gözlerinden süzülen birkaç damla yaşla birlikte, aylardır, hatta yıllardır aradığı o derin, sarsılmaz huzurun içini kapladığını hissetti. Yerden kalktığında dünya aynı dünyaydı; ama Tarık artık aynı adam değildi. Kalbindeki o amansız boşluk dolmuş, yerini hakiki bir sekinete bırakmıştı. O gün anladı ki; insanın dünyada kaplayabileceği en şerefli, en huzurlu yer, bir seccadenin üzeri kadardı.
Fakat ruhunun tam anlamıyla felaha kavuşması için atması gereken bir adım daha vardı. Ertesi gün ikindi vakti yaklaşırken, kalbindeki o tatlı huzursuzlukla sokaklara attı kendini. Tam o esnada, Üsküdar’ın tarihi sokaklarında minareden yükselen ezan-ı Muhammedî havayı titretti: "Hayya ’ale’s-salâh, Hayya ’ale’l-felâh..." Yani, "Haydin namaza, haydin kurtuluşa!" Bu ses, alelade bir çağrı değildi; kâinatın Yaratıcısı’nın, kulu Tarık’ı bizzat huzuruna davet edişinin ulvi fermanıydı. Ezanın o muazzam sadâsı, gökyüzüne yayıldıkça Tarık’ın ruhundaki son tereddüt kırıntılarını da silip süpürdü. Adımları, kendiliğinden mahallenin asırlık camisine doğru yöneldi.
Caminin avlusuna adım attığı an, dünyevi olan her şey taş duvarların dışında kaldı. Kubbenin altındaki o manevi yücelik, yüzyıllardır orada secdeye varmış müminlerin ruhaniyetini taşıyor gibiydi. İçerideki o mistik koku, halıların yumuşaklığı ve safların yan yana dizilişindeki o muazzam eşitlik, Tarık’ın ömründe hiç hissetmediği bir aidiyet duygusu aşıladı ona. Cemaatle birlikte kıyama kalktığında, "Sadece Sana kulluk eder, sadece Senden yardım dileriz" (Fâtiha, 5) ayeti dudaklarından dökülürken gözyaşlarını tutamadı. Bir zamanlar yapayalnız hissettiği bu dünyada, o kubbenin altında yüzlerce müminle aynı anda rükûya varmak, aynı anda secdeye kapanmak ona yalnız olmadığını gösterdi.
Camiden dışarı çıktığında, gökyüzü daha aydınlık, İstanbul daha güzeldi. Çünkü o artık aradığı hakiki mutluluğun adresini bulmuş; seccadenin huzurundan caminin ulvi iklimine uzanan o mübarek yolda kalbine ebedî bir vatan edinmişti.
*
İlyas Kaplan Redfer
5.0
100% (2)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.