0
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
42
Okunma
AY GÜNLÜKLERİ
13 Kasım 1993
Petersburg’da minik köyümüz Zimino’ya göre daha soğuk ve dondurucu geçerdi. Havanın getirdiği bu soğuk rüzgarla beraber solgun yüzüme vuruyordu. Rüzgar sanki bana sinirlenmiş, varlığımdan şikayetçiymiş gibi kar taneleriyle beraber esiyordu. Üstümde ince, yıpranmış, kolları yamalı, siyah ama solmuş, pek sıcak tutmayan bir palto vardı. Ama bu artık amacını yerine getiremeyen palto, solgun tenimi ve zayıf bedenimi adeta donduruyordu. Dişlerim parçalanacak kadar birbirlerine sertçe çarpıyor, zayıf bedenimin içindeki organlar titriyordu. Ağzımda Misha ismiyle karın üzerinde eskimiş, yırtılır geri dikilmiş ayakkabılarımın bıraktığı iz ile yürümeye devam ettim.
Elimdeki gaz lambasının ışığı bu fırtınalı gecenin karanlık örtüsüne karşı gelemiyor, yorgun gözlerim ile zor görüyordum. Ama Onu görmek istedim. Onunla konuşmak istedim. O kadar güzel ve parlak, Tanrı’nın vergilerinden ve buraya oldukça uzak olan dostum. Ay. Düşüncelerle dolu olan ağır kafamı kaldırdım. Minik kar taneleri ve fırtına onu benden saklıyordu. Minik kar taneleri hızlandı. Sayıları çoğaldı. Omzumun üstünden, yamalı paltomun omzundan, arkama baktım. Benim adımlarımı çoktan silmişti. Bu fırtına, kar taneleri sanki benim var olmamı istemiyorlardı. Hayır. Hayır hayır hayır. Bu düşünce yanlış Ivan Volkov. Zimino’da bekleyen seni bekleyen yaşlı babacığın var. Pek babacığım denilebilir mi bilmiyordum. Fakat ben hayırlı bir evlat olmak istiyordum. Çalışıp para kazanır kazanmaz babama —Pyort Volkov— göndermem gerekiyordu. Yaşlıcağız adam, bu soğukta nasıl çalışır? Ne ile geçinir? Düşüncelere dalıp bir süre ilerlediğimi fark ettim. Karşımda yıkık dökük, boyası gitmiş, yaşanabilecek durumda gözükmeyen küçük bir kulübe. Girip girmeme konusunda tereddüt ettim. Ama bacaklarım —o zayıf, titreyen bacaklar— benden habersiz hareket ettiler. Ve kulübenin içine girdim.
Bu dışı resmen parçalanmış olan kulübe, benim oturduğum kiralık evden (ev bile denemez) daha sıcak, daha samimi, daha canlıydı. Kulübe hala sıcaktı. Zayıf vücudum kendini soğuğun verdiği kasıntıdan yavaş yavaş bırakıyordu. Uzun zamandır ilk defa annem —Ludmila Volkova— ölmeden önceki ev sıcaklığını hissetmiştim. Gözlerim bu samimi ortamda gezindi. Şöminenin ateşi küçülmüş, yavaş yavaş ateş kendi varlığını kaybediyordu. Muhtemelen burada, bu güzellikte birisi yaşıyordu. Elimdeki gaz lambasını yıpranmış, ayakları pek de sağlam olmayan ve aşınmış masanın üzerine —votkalarla dolu— koydum. Nasırlı, uzun parmaklarım birbirine dolanmış, kalbimde çırpınan bir serçe varmış gibi atmasıyla etrafı inceledim. Şöminenin önünde çizgili, eski, pis ama kullanılabilir durumda iki tane minder gördüm. Duvarlar sade, birkaç kez tekrardan tamir edilmiş gibi görünüyordu. Perdeleri zümrüt renginde, yamalı ve hatta bazı yerleri yırtıktı. Şöminenin çaprazında kalan bordo, deri —bazı yerleri yırtılmış, süngeri görünüyor— ama rahat gözüken ve küçük bir yastığı olan bir kanepe vardı. Adım atacakken bacaklarımın hareket etmediğini fark ettim. Önümde çiçek desenli, temiz bir halıyı görünce bu pis ve yıpranmış ayakkabılarımla basamazdım. Basmamalıydım. Ayakkabılarımı okuldan gelmiş bir çocuk edasıyla heyecanla çıkardım. Ve o deri, yırtık kanepeye uzandım. Yastık, annemin yaptığı yastıklar gibiydi. Ne çok sert, taş gibiydi ne de çok yumuşaktı. Gözlerimin kapakları iyice ağırlaşmış gözümü bir kez daha kapatsam uyuyacak gibiydim. Ama gözlerimin dikkatini başka bir şey çekmişti. Ayaklarıma, o büyük ama zayıf olan, baktım. Çorabımın delindiğini, aşırı bir şekilde yıpranmış olduğunu görünce içimde bir utanç dalgası oluştu. Annem yanımda olsaydı, delinen çoraplarımı o güzel, narin elleriyle diker veya kendisinin terzilikten kazandığı birkaç kuruş ile alırdı. Maalesef ki annem burada olmadığından, mezarda huzur içinde yatarken ben kendi başımın çaresine bakabilmeliydim.
Tüm bunları düşünürken karanlık, derin, belki kâbussuz bir uyku beni içine çekti. Daha fazla direnemedim ya da direnç gösterme ihtiyacı duymadım böylesi güvenilir bir yerde. Kendimi uykunun kollarına serbest bıraktım. Rüyamda Nina —eski nişanlım— karşımda beni dokuz yıl önce bırakıp kaçtığı adamla bana bakıyorlardı. Nina’nın o çam yeşili gözleri bana iğrenerek bakıyordu. Yanındaki adam ise düzgün giyimli, bakımlı ve pek de yakışıklı bir adamdı. Nina’nın benim yerime bu adamı seçmesi çok normaldi. Nina’ya "Neden? Neden… bıraktın beni Nina? Madem beni ortada bırakacaktın. Neden… Başta o adamı seçmedin?" Diye haykırdım. Nina’nın dudaklarının kenarları yukarı doğru kıvrıldı. "Sen karşındakinin duygusunu hissedemeyecek kadar hissizsin Ivan. Sen mutluluktan coşarken ben seni istemiyordum. Annem… Annem zorladı beni! Seninle evlenecek kadar aptal değilim. Daha kendine bir çorap dahi alamayan adamla neden evleneyim ki?" Dedi. Bu sözlerin ardından Nina ve kocası arkasını dönüp birbirlerine yaslanarak yürümeye başladılar. Arkalarından hızlı adımlarla koşmaya çalıştım fakat ben yaklaştıkça onlar karanlık sisin içine giriyor ve yavaş yavaş kayboluyorlardı. Benim bacaklarım —zayıf, uzun ama direnen— her sis yoğunlaştığında daha da hızlanıyordu. "Nina!" Diye haykırdım. "Nina! Nina! Ben… Ben seni—" Nina uzaktan bir şey fısıldadı. "İncir ağacı çiçek açtığı zaman seni seveceğim, Ivan." Dedi ve kocasıyla tamamen kayboldu. Daha fazla dayanamadım, o zayıf bacaklar beni taşımadı ve yere yığıldım. Son olarak şunu avazım çıktığı kadar bağırdım:
"İncir ağacı… İncir ağacı çiçek açmaz ki!"
Kanepeden yere yüzüstü kapaklandığım an nefesim kesildi. Kendimi karada nefes alamadan çırpınan balık gibi hissettim. Öksürürken boğazım yırtılacak diye düşündüm. Durduramıyordum. Nina, benimle nişanlandıktan birkaç hafta sonra başkasına varmasından beri bu tür kabuslu rüyalar çok görüyor ve üstelik berbat şekillerde uyanırdım. Öksürüğüm —lanet olası— azaldığında arkamda kalın, yaşlı bir ses duydum.
"İyi misin, evlat?" Dedi.
Arkama yavaşça döndüm. Şömineye odun atan yaşlı ve titreyen eller, kambur bir sırt. Votka kokusu geliyordu. Üstünde yıpranmış, kahverengi bir yelek giyinmişti. Babam yaşlarında görünüyordu. Arkası dönük olmasına rağmen yaşını anlayabiliyordum.
"İyi-iyiyim beyefendi. Teşekkür ederim." Sesim istemsizce titremiş, zayıf çıkmıştı. Yaşlı adam bana doğru hafifçe kafasını çevirdi. "Gel buraya evladım. Isın, üşüme." Dedi. Yaşlı adamın o yorgun gözleriyle denk geldim. Ayağa kalkarken hala kabusun etkisinden çıkamamıştım. Zayıf bacaklarım titreye titreye yaşlı adamın yanına vardım. Yanındaki yıpranmış, eski ama hala kullanılabilir olan mindere oturdum. Adam bana yavaşça döndü. Sanki bir hayvanı korkutmamaya çalışırmışçasına dikkatliydi. Boğazını temizledi. "Rüya mı gördün?" Dedi. Şaşırdım. Nefesimi tuttum. İlk defa birisi beni tanımadığı halde beni merak etmişti. Tuttuğum nefesimi verdim. "… Evet, beyefendi." Dedim. Adam gözlerimin — o yorgun, kahverengi— içine baktı. Sanki içinde bir şey arıyordu ama bulamıyordu. Kaşları hafifçe çatıldı. "Kötü mü, evladım?" Dedi. Gözlerimi şöminenin içinde yanan odunlara doğru kaçırdım. Yutkundum. Dilim damağıma yapışmıştı. "Hatırlamıyorum, beyefendi. Sorduğunuz için teşekkür ederim." Dedim. Yalan söylemiştim. Çok iyi hatırlıyordum, incir ağacının çiçek açmayacağını. Yaşlı adamın dudakları yukarı doğru kıvrıldı. Adamın gülümsemesi, memnuniyetten çok üzüntülüydü. Bu gülümseme votka kokusuyla karıştı. "Hatırlamamak en iyisi. Ben her şeyi hatırlıyorum. Hepsini. En ince detayına kadar." İç çekti ve ekledi: "… Bu yüzden içiyorum." Dedi.
Yaşlı adama baktım. Kaçan gözleri, duvardaki nemden dolayı küflenmeye yüz tutmuş lekelere kaydı. Adamı dikkatlice, her detayına kadar süzdüm. Elleri —buruşuk, kırılgan gibi görünen— dizlerinin üstünde sıkıca kapatılmış ve titriyordu. Adamın ismini merak ettim. Bu dürtü ile "Siz kimsiniz, beyefendi?" Dedim. Sesim boğazımdan kuru bir şekilde çıktı. Bu durum beni biraz utandırdı. Ama adamın pek umursadığını düşünmüyorum. "Boris… Lebedev. Eski mühendis. Ama şimdi..." Dedi. Ellerini dizlerinden kaldırdı. Külubeyi göstererek "Şimdi bu." Diye mırıldandı. Bitkin gözlerle bana baktı. "Ivan... Ivan Volkov." Duraksadım. Bu soyadı bana lanet miydi yoksa bir zincir miydi, bilmiyordum. Soyadımı söylerken zorlandığımı yaşlı adam fark etti. Sessiz kaldı. Aramızda uzun bir sessizlik geçti. Solgun, hassas ellerime bakıyordum. Adam eline bir tane daha odun —orta boylu, pek sağlam olmayan çelimsiz bir odun— aldı. Küçülmüş alevin içine attı. Ateş, odunu sarmaladı ve küçük kıvılcımlar çıkartarak küle çevirdi.
Boris, gözlerini küle dönmüş odundan ayırıp bana "Volkov. Kurt. Yalnız kurt." Dedi. Yalnız kelimesini duyunca içimde bir şey titredi. Bu yıllardır böyleydi. Her ’yalnız’ kelimesini duyduğumda içimde bir şey titrerdi, içimdeki o çocuk ağlardı. "Köyden misin, oğlum?" Demesiyle düşüncelerim parçalandı. Boris’e odaklandım. Nasıl bilebilmişti? Yıpranmış paltom? Belki aksan? Olabilir. Tahmin edilemeyecek kadar karmaşık ve katmanlı bir insan değildim. "Evet, Bay Boris." Dedim. Adam yavaşça gerindi. "Ben de evlat... Bende. Tula yakınları. Ama orası artık yok. Fabrikanın kapanmasıyla herkes gitti. Tek başıma kaldım. Daha sonra burayı buldum." Duraksadı. "Senin köy, evlat?" Dedi. Mırıldanırcasına cevap verdim. "Zimino." Dedim. Boris kirpiklerini —çelimsiz, kısa, çoğu dökülmüş— kırpıştırdı. Elini çenesine koydu. Sanki daha önceden duymuş veya biliyormuş gibiydi. "Zimino..." diye mırıldandı. "Zimino. Evet. Zimino’yu duymuştum." Dedi. Şaşırdım. Köyümüz pek bilinmeyen bir köydü. Ama pek sorgulamak istemedim. Yaşlı adam —Boris Lebedev— iç geçirdikten sonra hafifçe gülümseyerek "Isın, oğlum. Yarın konuşuruz." Dedi. Kimse bana böyle davranmazdı. Hele ki izinsiz girmiş olan bana kızmadı. Nazik bir teklifte bulunması içimdeki minnettarlık duygusunu hatırlattı. Ama maalesef bunu reddetmek zorundaydım. "Gitmem lazım Bay Boris. Teşekkür ederim. İzinsiz girdiğim için üzgünüm. Kabalığımı lütfen affedin." Dedim. Adam arkamda "Nereye, evladım?" Dedi. Cevap veremedim. Çünkü ben de bunu bilmiyordum. Sadece hafifçe, minnettar bir gülüşle beraber çıktım.
...
Gökyüzü siyah örtüsünü takındığında ben de görevimi yapmalıydım. Bu gece kar nazikçe, minik ve yavaşça yere süzülüyordu. O —Ay— görünüyordu. Parlamak için Güneş’ten gelen ışığa muhtaç duyan, Tanrı’nın güzel vergilerinden. Tamamı parlıyor ve bu ışık benim gözlerimi alıyordu. Benim o bitkin gözlerime göre o kadar parlak geliyordu ki... Bir an onun ışığının içinde kaybolacağımı düşündüm. Ağzımı açmamla bugün yaşadıklarımı, kabusumu, yeni ve nazik birisiyle —Boris Lebedev— tanıştığımı anlatıp durdum. Bu gece ilk defa Ona çok fazla şey anlatmıştım. Dudaklarım Misha diye mırıldanırken elimdeki feneri sallayarak eski fabrikaların bulunduğu ama artık kimsenin yaşamadığı sokaklarda dolanıyordum. Her yer pislik ve perişanlık içindeydi. Berbattı. Fareler her yerdeydi. Her yeri bir örtü gibi bürümüşlerdi. Durdum. Gri, küçük, sevimli bir fare, kirli ve yıpranmış ayakkabılarımın önünde duruyor, başını kaldırmış bana bakıyordu. Küçük, çelimsiz fare karanlığa doğru koşmaya başladı. Sanki bir yere acelesi vardı. Ben de o zayıf farenin ardından elimdeki fenerle, içimdeki merakla karanlığa doğru, bilinmeze ilerleyerek kayboldum.
...
İkrime N. Yiğit
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.