8
Yorum
22
Beğeni
0,0
Puan
488
Okunma

Elimi toprağa sürüdüm, tertemiz bir suda yıkandım..
"Bu kir
Bu kil toprakta paklansın"
Ben İbrahim. Anne ve babamın ilk ve tek gözağrısı. Dedemin daha ben doğmadan beni rüyalarında büyüttüğü.. bir gülüşümün bütün bir aileyi fethettiği o muazzam mâhremimdeyim. Baba ocağımda evin bereketi, umudu, uyandığım andan itibaren evin güneşiyim.
Ben İbrahim. Her zorluğun üstesinden gelinmeden hemen önce yüzüme bakılarak "bu da geçer" denilerek yine gülümsemeye devam edilen işte o yerde evin en kıymetlisi, en değerlisi, mutlak bir hazineyim.
Ben İbrahim. Herhangi bir yola çıkılmadan önce henüz bir yaşındaki bebeğin önüne birkaç eşya bırakılarak benim seçtiğim o objenin anlamıyla hayatlarına yön veren, o en önemli kararları bu sayede, benim seçimimle alan bir ailenin gözbebeğiyim.
Ben İbrahim. Henüz hiçkimse gölgeme ayak basmadı..
Tabi böyle olunca bu tavan yapan özgüvenle büyüyen her çocuk gibi birgün ben de duvara toslayacaktım. Ne var ki işte o birçokları gibi bu bana bir darbe olmaktan çok gözlerime ışık tutan bir fenere dönüşecekti. Dahası.. bu feneri tutan o eller gözlerimde ışıl ışıl parlayacaktı.
Ben İbrahim. Ben "anne bitti" diye tuvaletten mutfağa seslenen işte aslında o hiçkimseymişim.
Bisikletten düşüp dişlerimi kırdım, bir araba bana çarpıp sol dizimi yerinden oynattı, elimi eski merdaneli çamaşır makinasına kaptırıp onlarca dikiş atıldı, denizde ayağıma midye saplanıp kangren olmaya yakın bir durum, bir kış günü sobanın önünde banyodan sonra ısınmaya çalışırken popomun yanması vs..
Dedemin inancı doğrultusunda "yedi belayı atlattı şükür" diyerek benim artık daha ölüm tehlikesi yaşamayacağıma dair ailemi ikna edişi sonrası gerçekten de o şekilde bir hayat sürmem ve sonunda kırk iki yaşıma geldiğimde ailemden hiçkimsenin hayatta kalmamasıyla sonuçlanan bir yaşam.
Ben İbrahim. Şimdi kendimle başbaşayım. İşte kendime verdiğim o sözle karşı karşıyayım.
"Eğer bir gün tüm sevdiklerimden sonra şu hayatta tek başıma kalırsam, yani aslında kaybedecek hiçbirşeyim olmayacaksa, işte o gün o mücadeleyi vereceğim"
"Kırk kapılı bir handa kırık bir kapı aralığındayım"
Rahmetli dedemin aşındırdığı bu kapıdan ilk defa giriyorum. Çünkü dedem hayattayken onun torunu olarak ancak gelebilirdim. Oysa ben İbrahim olarak kendi kimliğimle giriyorum o kapıdan.
Oysa "buyur" edilirken daha baştan tanıyorlar beni.
"Hoşgeldin İbrahim"
Büyüklerimin ellerini öperken beni daha da büyüten o üzerimdeki bakışların farkındayım. İlk iş olarak "meclisi süpür" denilerek verilen görevde dedemin kolları gibi sarılıyotum süpürgeye. Oysa hemen bıraktırıyorlar elimden.
"Huzura kâbul ediliyorum"
Herkesin elinde misket tanesi gibi bir metal, sessiz bir duanın tam ortasındayım. Ben de bir tane talep ediyorum, reddediyorlar. İçlerinden bir tanesi bir tesbih uzatıyor. "Sen bununla devam et". Küskünlüğüm orda bitiyor. Ders bitince anlıyorum daha henüz yeni bir talebe olduğumu.
Bir el yakalıyor omzumdan. Tesbini aldığım o ay gibi yüz selamlıyor beni. "Doksandokuz doğrun seni buraya getirdi, lakin bir yanlışın seni burdan götürür İbrahim"
Üzerinden tam bir yıl geçecekti. Sayımız hala onikiydi. Ne giden ne gelen yoktu. Zaten kapı öyle bir kapı ki gitsen gidemiyorsun, çağrılmadan giremiyorsun. En önemlisi galiba "gitsen gidemiyorsun"
Oysa vakit gelmişti. Ben artık kendi planımı uygulamaya koyulacaktım. Yine yeni bir dersin ortasında o onbirin içerisinde başımız olan o büyüğümüze seslendim.
- Ben kimim Hazret! Benim hayatımıza yön veren sen kimsin? Dedem senin yüzünden mi öldü!
Kaygılı o bakışların ortasında dersi yarıda kesen Hazret duayla kitabı kapatıp başını doğrultarak ilk defa gözlerimin içerisine baktı. Ben de aynı ciddiyetle onu gözlüyordum.
Eliyle bir diğerimize müsade etti.
Ders bittiğinde artık yuvasız bir kuş gibiydim. Beni uğurladılar. Bu artık "bir daha bu kapıya gelme" demekti.
Ertesi gün işyerimde, benim bile kimliğimle zor girebildiğim o yere içimizden biri geldi. Tuhaf olan şu ki hiçkimse de onu sorgulamadı. Elime içinde toprak sarılı bir not tutuşturup selam vererek uzaklaştı.
"Temizlen İbrahim"
Toprağı yüzüme sürüdüm. Sonra bir avuç suda yüzümü yıkadım. Gözümü açtığımda Hazretin karşısındaydım.
- Sen ateşsin, ben su. Deden bir demir parçasıydı. Seninle yandı, benimle gül oldu. Biz külü güle çevirenleriz.
Sana bir sır vereyim. Ölümden korkmana gerek yok.
"Ölüm varken biz yokuz, biz varken ölüm yok"
Sadece "tövbe" diyebildim.
..ve gerçeği öğrendim
Dedem birgün dersin ortasında Hazret’e bir soru sormuştu.
- Benim İbrahim’i herkesten/herşeyden çok sevmem günah olur mu?
Hazret keskin bir cevap vermiş ve onu usta bıçak darbeleriyle öldürmüştü.
- Her neyi/kimi O’ndan fazla sevmeye kalkarsan onunla sınanacağın kesindir!
İşte bu yükü omuzlayamamıştı dedem. Kaldıramayacağı bir yüktü onun için. Oysa son anda da olsa kurtulmayı başarabilecekti.
O günü hatırlıyorum.
- İbrahim. Seninle sınanmak istemiyorum. İşte o yüzden.. beni affet.. ben öldükten sonra.. Külü güle çevirenlere karış oğlum. Onlar doğruyu söylemekten çekinmezler. Ne pahasına olursa olsun.. hatta bu ölüm dahi olsa!
.. ve bana bir tokat atacaktı (bu tokattan çok kısa bir süre sonra da vefat edecekti)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.