0
Yorum
3
Beğeni
0,0
Puan
103
Okunma
Yıllar boyu ismim, görkemli bir unvanın gölgesinde yankılandı. Ahşap kanatlı, ağır bir kapı her aralandığında, içerideki bakışlar bir saygı ve çekince bana kilitlenirdi. Cilalı mermer koridorlarda çınlayan ayak seslerim, varlığımın soğuk mührüydü; ben adım atmadan çok önce, adımlarımın haberi odalara ulaşır, havayı ağırlaştırırdı. Telefonun siyah ahizesini kulağıma götürdüğüm an, çizgisini bozmayan o pürüzsüz sesler yükselirdi: "buyurun efendim." Dudaklarımdan dökülen hiçbir kelime yarıda kesilmez, en ufak bir fısıltım dahi görünmez bir çarkı harekete geçirip emir kabul edilirdi.
İnsan, gözleri kamaştıran bir güneşin altında fazla kalınca, içini ısıtan ve etrafı aydınlatan o ışığın kendi özünden süzüldüğünü sanıyor. Ben de kandım bu ilüzyona. Etrafımda hep görünmez halkalardan oluşan geniş bir kalabalık vardı. Çayımı kaç şekerli, nasıl bir demde içtiğimi ezberlemiş, takvimdeki sıradan doğum günümü bir bayram gibi hatırlıyorlardı. Ağzımdan çıkan en renksiz, en sıradan şakada bile salonu şenlik yerine çeviren kahkahalar ortaya dökülürdü
Şimdi, odamdaki o loş sessizliğin ortasında geriye dönüp bakıyorum da... Gerçekten ruhu nüktedan, sözü kıymetli bir adam mıydım? Yoksa o tebessümler, dudaklarımdan dökülen kelimelere değil de, ardında heybetle durduğum o deri kaplı yüksek koltuğa mı sunuluyordu? O şaşaalı günlerde bunu bir an olsun sorgulamadım. Üzerime sağanak gibi yağan iltifatları, vicdanımın süzgecinden geçirmeden hak ettiğime inandım. İnsan, aynı tatlı yalanı yıllarca her yankıda duyunca, nihayetinde onu kendi iç sesi zannediyor. Ben de zannettim. Kendimi fani insanların ötesinde; eşsiz, donanımlı ve yerinin dolması imkânsız bir figür olarak gördüm. Hayat, ben nereye bakarsam oraya doğru akıyordu sanki.
Sonra, takvimdeki o beklenen gün çıka geldi... Masamdaki pirinç isimliği, dolabımdaki tozlu dosyaları birer birer teslim ettim. Ağır ahşap kapıyı arkamdan yavaşça çektim. Ve emekli oldum. İşte hayatın bükülmez hakikati, tam da o andan sonra soğuk kaldırımlarda yüzüme çarptı.
Ertesi sabah, yıllardır susmak bilmeyen o telefonum eskisi kadar çalmadı. Bir hafta sonra, ahizeye çöken sessizlik derinleşti. Bir ay geçtiğindeyse o yırtıcı sessizlik, evimin soğuk duvarlarına bir rutubet gibi sindi. Bir zamanlar odama bir saniye olsun girebilmek, gözüme görünebilmek için birbiriyle yarışanlar; artık benim adım attığım sokakların yakınından bile geçmiyordu.
Önceleri gururuma sığdıramadım. Zamanın akışına, işlerin yoğunluğuna yordum. Sonra bir gün geldi, artık hiçbir şey diyemedim. Çünkü içimdeki o kibirli perde yırtılmış, çıplak gerçekle baş başa kalmıştım: O insanlar beni, benim ruhumu hiç sevmemişlerdi. Onlar sadece unvanımın heybetine, makamımın gölgesine secde ediyorlardı. Bu hakikati yutmak, emekliliğin getirdiği o boşluktan çok daha yakıcı, çok daha ağırdı. Bazen eski günlerimden bir yudum haz alabilmek için ayaklarım beni eski iş yerimin önüne götürürdü.
İçimdeki çocuğa "Yolumun üzerindeydi, bir bakıp geçiyorum" diye yalanlar söylerdim. Oysa yolumun üzeri falan değildi. Ben sadece kendi hayaletimi, elimden kayıp giden o görkemli geçmişi aramaya gidiyordum.
Nizamiye kapısındaki görevli beni görünce yine saygıyla esas duruşa geçerdi. Çay yine taze demlenir, ince belli bardağa doldurulurdu. Hâl hatır sorulur, hürmet gösterilirdi. Ama havada tarifi imkânsız bir eksiklik vardı. O görünmez, buz gibi mesafe. İnsanın tam göğsünün ortasına, sinsi bir sızı gibi oturuyordu. Artık bakışlar üzerimde uzun süre kalmıyor, koridorda yürürken kimse önümden çekilmek için telaşla kenara sıçramıyordu. Herkes benim yerime atanan makama geçen kişinin etrafında pervaneydi. Ben ise artık sadece geçmişten süzülüp gelmiş, çayı bitince gitmesi beklenen gölge bir misafirdim.
Sahici bir tokat gibi yüzüme çarptı o gün, benim yıllardır kendi üstüme katladığım o coşkulu alkışlar hiçbir zaman bana ait olmamıştı. Onlar sadece üzerinde durduğum o geçici sahneye yazılmıştı. Sahne değişip ışıklar başkasına doğunca, alkışlar da tereddüt etmeden yeni sahibini bulmuştu.
Eve döndüğüm o akşam, aynanın karşısına geçip uzun uzun kendime baktım. Şakaklarımdaki akların, yüzümdeki derin çizgilerin ardındaki adama tek bir soru sordum: ’’sen; unvanların ve koltuğun ötesinde, gerçekten kimsin?"
Bu sorunun karşılığında koskoca bir yankı yükseldi, cevabı bilmiyordum. Çünkü sistem, makam ve güç, insanın öz kimliğini bir sarmaşık gibi öyle sessizce boğuyor ki! Geriye sadece soğuk bir kartvizit ve yaldızlı bir unvan kalıyor. O kartvizit elinden alınınca insan, kendi adını bir çocuk gibi sıfırdan öğrenmek zorunda kalıyor. İşte benim asıl, gerçek emekliliğim o aynanın karşısında başladı. Göğsümde açılan o devasa boşluğu doldurmak için bocaladım, kendime yeni tutamaklar aradım. Bu sebeple bir gün mürekkebin sığınağına çekilmeye, yazmaya karar verdim. Gece yarılarına kadar masada dirsek çürüttüm, cümlelerimi oydum, defalarca yırtıp yeniden yazdım. İlk kez, etrafımda bana sahte alkışlar tutacak tek bir gölgenin bile olmadığı o yapayalnız odada, kendimi yeniden inşa etme fırsatını yakalıyordum. O gün, hakikatin o arı kovanına dokundum. Hayatım boyunca başarıyı, hep başkalarının gözlerindeki o geçici hayranlık yansımalarıyla ölçmüştüm. Oysa bir insanın gerçek değeri, ışıklar söpüp alkışlar tamamen kesildiğinde, o zifiri karanlıkta ayakta kalabilme gücüyle ölçülüyormuş.
Şimdi sabahları, günün ilk ışıkları pencereye vururken erkenden uyanıyorum. Kapıda beni bekleyen şoförler, emir bekleyen memurlar yok. Masamda incelenecek raporlar, imzalanacak evraklar yok. Telefonum derin bir uykuda, takvimim yaprakları bomboş. Ama ben artık kendime, mütevazı ama sahici küçük hedefler koyuyorum. Bir sayfayı, hırstan uzak, daha samimi bir dille yazabilmek, sokaktan geçen bir yetimin başını, hiçbir çıkar gözetmeden şefkatle okşayabilmek, bir çınar ağacının gölgesine sığınıp, zamanın akışını unutarak saatlerce sadece mavi gökyüzünü seyredebilmek...
Eskiden, bu duru anları zaman kaybı ve verimsizlik sayardım. Şimdi ise hayatın asıl cevherinin, bu sessiz anların içinde gizlendiğini görüyorum. Bazen adımlarım hâlâ o eski binanın yakınlarına düşüyor. Ama artık o ağır kapıdan içeri adım atmıyorum. Çünkü çok iyi biliyorum ki, o koridorlarda bıraktığım şey benim özüm değildi; sadece üzerime biçilmiş geçici bir rolden ibaretti. Gerçek ’’ben’’ ise, o sahte dünyadan emekli olduktan sonra, bu mütevazı odada yeniden doğmaya başladı.
Belki geç kaldım. Belki gençliğimin ve ömrümün en olgun yıllarını sahte alkışların, boş unvanların peşinde heba ettim. Ama artık ruhumun derinliklerinde biliyorum: İnsanın gerçek makamı, oturduğu o heybetli koltuklar değil; gece başını yastığa koyduğunda, vicdanıyla yüzleşirken kendinden utanmadan uyuyabilmesidir. Ve bir insan, kendi içindeki o sessiz varlığı alkışlamayı öğrendiği gün, artık asla emekli olmaz. İşte o gün, sahici bir hayata ilk adımını atar.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.