3
Yorum
11
Beğeni
5,0
Puan
211
Okunma

Bu gece, odanın içinde dolaşan sessizliğin bile bir ağırlığı var. Bilgisayar ekranının donuk ışığı yüzüme vuruyor; sanki bana ait olmayan bir hayatın soğuk yansımasını taşıyor. Saat ilerliyor, gecenin omuzları biraz daha çöküyor ama zaman yürümüyor. Dışarıda şehir hâlâ uyanık. Birileri kahkahalar atıyor, birileri yarın ne giyeceğini düşünüyor, kimileri ise on gün sonra yapılacak yemekli toplantının heyecanını yaşıyor. Ben ise aynı sandalyede oturmuş, boş bir monitöre bakıyorum.
İnsan bazen hiçbir şey düşünmüyormuş gibi görünür. Oysa en ağır düşünceler tam da o anlarda gelir. Sessizlik konuşmaya başlar. Hafıza çekmecelerini tek tek açar. Yıllardır dokunmadığınız anılar, tozu silkelenmiş eski fotoğraflar gibi önünüze dizilir.
İşte hüzün tam da o zaman gelir.
Kapıyı çalmaz.
İzin istemez.
Sessizce yanınıza oturur.
Çocukluğumdan beri hüznün ayak seslerini tanırım. Onun gelişini ne takvim haber verir ne de mevsimler. Bir kokusu vardır yalnızca. Islak toprağa benzeyen, eski kitapların sararmış sayfalarını andıran, biraz deniz, biraz sonbahar taşıyan bir koku...
Hüzün kötü değildir aslında.
İnsanlar onu mutsuzlukla karıştırır.
Oysa mutsuzluk bağırır.
Hüzün ise fısıldar.
Mutsuzluk insanı parçalar.
Hüzün ise insanı tamamlar.
Belki de bu yüzden onunla kavga etmeyi hiç beceremedim. Hayatım boyunca ondan kaçmaya çalışırken hep ona doğru yürüdüğümü yıllar sonra fark ettim.
Çünkü hüzün, insanın kendisinden kaçamadığı tek duygudur.
Mutluluk kalabalıkları sever. Kahkahaların arasında çoğalır. İnsan mutlu olduğunda kendini sokaklara atar; dostlarına sarılır, masalara oturur, uzun sofralar kurar.
Ama hüzün...
Hüzün kimseyi istemez.
İnsan, hüznünü paylaşmayı değil, onunla baş başa kalmayı arzular.
O yüzden en güzel şiirler gece yarısından sonra yazılır.
En sahici öyküler, konuşacak kimsenin kalmadığı saatlerde doğar.
Çünkü yalnızlık, kelimelerin en sadık editörüdür.
Bazen düşünüyorum da...
Şairleri şiire zorlayan şey ilham değildir.
Hüzündür.
Kalemin namlusuna ilk mermiyi süren odur.
Tetik çekildiğinde ise kurşunlar kâğıda saplanmaz.
Dizelere dönüşür.
Öykü olur.
Roman olur.
Belki de insan dediğimiz şey, yazıya dönüşememiş bir hüzünden başka nedir ki?
Yıllardır bunu düşünüyorum.
İstanbul’u da bu yüzden seviyorum galiba.
Bu şehir hiçbir zaman tam olarak mutlu olmadı.
Sabah vapurlarının düdüklerinde bile hafif bir keder gizlidir.
Boğaz’ın sularında dolaşan yakamozlar bile sevinçten çok özlem taşır.
Çınar ağaçları, dökülen yapraklarını aceleyle bırakmaz toprağa.
Her biri sanki uzun bir vedanın son cümlesidir.
Şehir de insanlar gibi yaşlanıyor.
Evler yalnızlaşıyor.
Sokak lambaları bile eskisi kadar parlak yanmıyor.
Ben ise bütün bunların ortasında kendime benzeyen tek şeyi arıyorum.
Hüznü...
Hüzün bazen sevmediğiniz bir akrabadır.
Ansızın gelir.
Gitmesini beklersiniz.
Ama giderken evinizden bir parçayı da yanında götürür.
Bazen sahte bir dosttur.
En çok ihtiyaç duyduğunuz anda sessizleşir.
Bazen sivri dilli bir komşudur.
Durmadan geçmişi hatırlatır.
Bazen de yük vagonudur.
Yıllardır taşıyamadığınız ne varsa hepsini sırtına yükler.
Fakat yine de onu suçlayamazsınız.
Çünkü yükün sahibi sizsinizdir.
Hüzün yalnızca taşır.
Ne gariptir ki insan yaş aldıkça mutluluğun değil, hüznün olgunlaştırdığını anlıyor.
Mutluluk gençtir.
Sabırsızdır.
Hızlı tüketir.
Hüzün ise yaşlı bir bilge gibi ağır ağır yürür.
Konuşmadan öğretir.
Sessizliğiyle anlatır.
Beklemeyi bilir.
Kaybetmeyi bilir.
Kabullenmeyi de...
Belki de bu yüzden duyguların görünmeyen hükümdarıdır.
Tacı yoktur.
Tahtı yoktur.
Kimse ona biat etmez.
Ama herkes bir gün onun huzuruna çıkar.
İnsan ne kadar kaçarsa kaçsın, hayatın bir yerinde hüzün mutlaka omzuna dokunur.
Ve o dokunuşun ardından artık eski insan değildir.
Ben bazen uzaklara gitmek istiyorum.
Nereye olduğunu bilmeden.
Belki hiç var olmayan bir kasabaya...
Belki çocukluğumun artık haritalarda bulunmayan sokaklarına...
Belki annemin sesinin hâlâ yankılandığı eski bir eve...
Belki de yalnızca kendime...
Ama beden dediğimiz şey garip bir hapishane.
Düşüncelerimiz her gün binlerce kilometre yol alırken ayaklarımız aynı odanın içinde dolaşıyor.
İşte hüzün tam burada başlıyor.
Gitmek isteyip gidememekte.
Son treni kaçırmış bir yolcu gibi gece garında kalakalmakta...
Trenin arkasından el sallamaz insan.
Çünkü bilir.
O tren geri dönmeyecektir.
Hayat da öyledir.
Kaçırılan bazı insanlar, bazı yıllar, bazı mevsimler yeniden gelmez.
En çok da baharlar...
Eskiden baharın gerçekten geldiğine inanırdım.
Şimdi ise yalnızca takvimlerin söylediğine inanıyorum.
Çünkü bazı insanların içine bahar hiç uğramaz.
Çınar yeniden yeşerir.
Sokaklar yeniden çiçek açar.
Ama bazı yüreklerde sonbahar kalıcı kiracı olur.
Ben galiba o evlerden biriyim.
Yapraklar dökülüyor.
Kimse fark etmiyor.
İçimde bir ağaç sessizce yaşlanıyor.
Ve ben her gece onun gövdesine yaslanıp biraz daha susuyorum.
Ağlamak istiyorum bazen.
İnsan ağlayabilse hafifler sanıyor.
Ama en ağır acılar gözyaşına dönüşemez.
Boğazda düğümlenir.
Göğsün tam ortasında taş gibi durur.
Gece boyunca insanı uyutmaz.
Sabah olunca da hiçbir şey olmamış gibi davranır.
Belki de gerçek hüzün budur.
Ağlayamamak...
Sonra düşünüyorum.
Hayat boyunca neden hep insanlara bu kadar bağlandım?
Neden her vedayı dünyanın sonu sandım?
Belki de yanlış yaptım.
Belki de insan, sevdiği kişiyi kaybetmeye de hazırlıklı sevmeli.
Öyle sevmeli ki bir gün gittiğinde onu suçlamasın.
Kendisini de...
"Zaten bu dünyada hepimiz birbirimizin misafiriydik." diyebilsin.
İşte o zaman hüzün görevini tamamlamış olur.
Çünkü hüzün, ayrılığı öğretmek için gelir.
İnsanları değil...
Bağımlılıkları azaltır.
Sevgiyi küçültmez.
Yalnızca ona veda etmeyi öğretir.
Ben artık biliyorum.
Bir gün herkes gidecek.
Bazıları erkenden.
Bazıları sessizce.
Bazıları ardına bile bakmadan...
Ben ise geride kalan eşyaların arasında dolaşacağım.
Boş fincanlara bakacağım.
Eski mektupları okuyacağım.
Tozlanmış kitapların arasından unutulmuş bir fotoğraf düşecek.
Ve yine aynı gece başlayacak.
Monitörün ışığı yüzüme vuracak.
Şehir başka hayatlar yaşamaya devam edecek.
Ben ise yine hüznün karşısına oturacağım.
Artık onu kovmaya çalışmayacağım.
Çünkü yıllardır anladım ki o benim düşmanım değil.
İçimde konuşmayı unutan çocuğun sesi.
Yorgunluğumun dili.
Hatıralarımın bekçisi.
Ve ruhumun aynasıdır.
Belki de insan, en çok hüzünlüyken kendisine benzer.
Çünkü bütün maskeler o zaman düşer.
Geriye yalnızca gözlerin söylediği hakikat kalır.
Ben o hakikati her gece yeniden görüyorum.
Ve her defasında aynı cümleyi fısıldıyorum kendime:
"Hüzün, bana dünyayı değil; kendimi anlatan en eski hikâyedir."
İşte bu yüzden, ne zaman gece uzasa, ne zaman şehir sessizleşse, ne zaman kalbim sebepsiz yere ağırlaşsa, bilirim ki uzaktan bir senfoni yükselmektedir.
Kimsenin duymadığı...
Yalnızca hüzünlü yüreklerin birbirini tanıdığı o eski melodi...
Ve ben, o senfoninin hiç bitmeyen tek dinleyicisiyim.
Hikmet Metin Çavdar
5.0
100% (3)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.