Hiçbir söz yoktur ki, eskiden söylenmemiş olsun. terence
redfer
redfer

Veresiye Defteri

Yorum

Veresiye Defteri

0

Yorum

7

Beğeni

0,0

Puan

312

Okunma

Veresiye Defteri

Veresiye Defteri



O nemli ve ağır havası, Karadere’nin dik yamaçlarına bir tül gibi serilmişti. Havada buram buram tüten taze yeşil çayın kekremsi kokusu vardı.

O yıllarda Kalkandere, 1950’lerde ilçe olmuş çiçeği burnunda bir yerdi ama mazisi Karadere adıyla tarihin tozlu sayfalarına kazınmıştı. Rus işgalinin acılarını, harplerin yokluğunu görmüş bu topraklar, 70’lerin başında çayın getirdiği o tatlı ekonomik canlanmayla kabuğunu kırmaya çalışıyordu. Nüfusun neredeyse tamamı köylerde yaşıyor, taş ve ahşap karışımı eski Karadeniz evlerinden çocuk sesleri yükseliyordu. İşte böyle bir dönemde, Ziraat Bankası’na yatan çay paralarını çekmek, kıştan kalan esnaf borçlarını kapatmak ve evin ihtiyaçlarını almak için ilçeye iniyorduk.

Ziraat Bankası’nın önü ana baba günüydü. Köylüler ellerinde çay cüzdanlarıyla kuyruktaydı. Dedem Yahya Reis, vakur duruşuyla kalabalığı yarıp parayı çektiğinde, cebinden o meşhur çizgili borç defterini çıkardı. İlk durağımız çarşının en eski manifaturacısı ve bakkalı oldu.

Ahşap kepenkli dükkâna adım attığımızda esnaf hemen doğruldu:
— "Ooo, Yahya Reis! Hoş geldun, sefalar geturdun. Bereketli olsun harmanun." — "Hoş bulduk hafız," dedi dedem, sesindeki o tok ve güven veren tonla. Defteri tezgâha koydu. "Bak bakalım kıştan kalan hesap ne kadardur? Çayun parası cebe girmeden esnafın hakkı ödenmelidur.

" — "Yahu Reis, senin sözün senettur, aceleye ne hacet?"
— "Olmaz öyle şey," diye kestirip attı dedem. "Kul hakkı bekletilmez. Memleket zaten gergin, yarının ne getireceği belli değil."

O sırada dükkândaki diğer köylüler de sohbete dahil oldu. Gazetelerde Ankara’daki hükümet bunalımları, muhtıranın yankıları ve sağ-sol çatışmaları yazıyordu.

— "Reis, ne olacak bu memleketin hali? Ankara’da gene kazanlar kaynayi, uşaklar sokaklarda birbirini vurayi," dedi biri endişeyle.

Dedem parayı esnafa uzatırken derin bir iç çekti, gözlerini dükkânın kapısından dışarıya, çarşının tozlu yoluna dikti:
— "Uşaklar, siyaset dediğin rüzgâra benzer; bugün güneyden eser, yarın kuzeyden. Ama toprak bakidir. Ankara’dakiler koltuk derdindedur, bizim derdimiz ise şu dağlardaki yeşil yapraktur. Birbirinize düşmeyun. Bu memleket ne zaman dışarıya bakıp kavga etse, faturayı hep buradaki gariban ödemiştür. Dünyanın düzeni budur."


Öğle ezanı Karadere’nin dik vadilerinde yankılanırken yönümüzü merkez camisine çevirdik. Namaz bittikten sonra caminin yaşlı ve hürmet gören imamı Ahmet Hoca, dedemi avluda görür görmez cübbesini düzelterek yanımıza koştu. Dedemin elini sıkarken gösterdiği o derin hürmet, çarşıdaki herkesin dikkatini çekecek cinstendi. Avludaki çınar ağacının altındaki tahta kürsülere oturduk.

— "Yahya Reis, seninle hasbihal etmeyi özlemişim. Şu çay yoğunluğunda ruhumuz daraldı," dedi Ahmet Hoca tebessümle.
— "Hoca efendi, dünya telaşı bitmez. Önemli olan kalbi karartmamaktır," diye cevap verdi dedem.
— "Doğru dersin Reis. Ama şu son zamanlarda gençlerin hali beni korkutuyor. Kaderi inkâr edenler mi dersin, kitaptan uzaklaşanlar mı... Siyaset dinin önüne geçti."

Ahmet Hoca çayından bir yudum alıp dedeme döndü:
— "Reis, sence insanın bu dünyadaki en büyük imtihanı nedir? Sabır mı, şükür mü?"
Dedem elindeki tesbihi yavaşça çevirdi, gözlerini ufka dikerek bilgece konuştu: — "Hoca, insan en çok varlıkla imtihan olur, yoklukla değil. Yoklukta insan aczini bilir, Allah’a sığınır. Seferberlik zamanlarını hatırla... Bu dağlarda yiyecek mısır ekmeği bulamazdık ama komşunun külüne muhtaçken bile kalplerimiz birdi. Şimdi çay geldi, para geldi, esnafın yüzü güldü ama bereketiyle birlikte haset de geldi. İnsanın en büyük imtihanı, cebi doluyken ruhunu aç bırakmamasıdır."

Ahmet Hoca hayranlıkla başını salladı:
— "Subhanallah... Ağzına sağlık Reis. Tam bir irşad ettin beni."
Sohbet derinleştikçe konu tarihin o en acı sayfalarına, seferberlik yıllarına geldi. Ahmet Hoca, dedemin çocukluğunu bilirdi.
— "Hey gidi Yahya Reis... Kolay değil, bu toprakların bedeli ağır ödenmiştir. Sen o günlerin en canlı şahidisin," dedi hoca hüzünle.

Dedemin gözleri buğulandı, o dik duruşunun arkasındaki koca çınar bir an sarsılır gibi oldu. Bize, Tayfun’la bana baktı:
— "Bakın uşaklar," dedi. "Siz bugün buralarda rahatça geziyorsunuz, okul malzemesi telaşı yapıyorsunuz. Ama benim çocukluğum bu çarşının çamurunda yetimlikle geçti. Seferberlik ilan edildiğinde babamla amcamı askere aldılar. İkisi de vatan dedi, geriye bakmadı. Sonra ne mi oldu? Sarıkamış’ın o dondurucu soğuğunda, o beyaz cehennemde ikisi de şehit düştü.

Ben henüz 12-13 yaşlarında bir çocuktum. Dünyanın yükü omuzlarıma bindiğinde ne çay vardı ne para. Bir lokma ekmek için taş kırdık, toprağı tırnaklarımızla kazıdık. Yetimlik zordur ama vatansızlık daha zordur. Bu toprakların kıymetini bilin."

Tayfun’la ben nefesimizi tutmuş, dedemin bu hüzünlü tarih dersini dinliyorduk. Çarşının esnafı da yavaş yavaş etrafımıza toplanmış, Reis’in ağzından çıkan her kelimeyi bir nasihat gibi hafızalarına kazıyordu.

Hüzünlü sohbetin ardından meşhur Karadere lokantasına geçtik. Masaya oturduğumuzda çarşının bir diğer gündemi, dilden dile dolaşan o büyük dedikoduydu. İlçenin hatırı sayılır ailelerinden birinin oğlu, yan köyden bir kızı kaçırmıştı. Yan masadaki köylüler hararetle konuşuyordu:

— "Duydun mi, kızın babası tüfeği almış çarşıya inmiş!"
— "Yok yahu, oğlanın ailesi araya hatırlı adamlar koymuş, barış olacakmış."
Tam bu sırada lokantanın kapısında bir fırtına koptu. Karadere çarşısının gülü, meczup ile veli arasındaki o ince çizgide yürüyen yarı deli Bibi içeri daldı. Laz şivesinin en sert, en eğlenceli tonuyla bağırmaya başladı:

— "UUula uşaklar! Ne konuşup duriysunuz ha burada gizli gizli? O kızı kaçıran oğlan yüreklidur da, siz ancak lokantada kuru fasulyeye kaşık sallayiysunuz!"

Herkes kahkahayı patlattı. Bibi, bizim masayı görünce adımlarını hızlandırdı, ellerini beline koyup dedeme dik dik baktı:
— "Ooo, Yahya Reis! Yetim büyüdün ama Karadere’nin babası oldun ha! Ha bu yanındaki koca kafalı uşaklar kim? İstanbul’un kaymakli ekmeğini yemişler galiba, yanakları elma gibi kızarmış!"

Dedem bıyık altından gülerek Bibi’ye sandalyeyi gösterdi:
— "Otur bakalım Bibi, geç şöyle. Ha bu uşaklar benim fidanlarımdır. Söyle bakalım, bugün çarşıda ne var ne yok?"
— "Ne olacak Reis!" dedi Bibi, gözlerini büyüterek. "Herkes para peşinde, çay peşinde! Kimse Bibi’ye bir sıcak çorba ısmarlamayi. Dünya delirmiş, siz bana deli deyiysunuz!" Dedem hemen garsona seslendi:
— "Evladım, Bibi’ye en irisinden bir kavurma ver, yanına da bol pilav."
Bibi yemeği görünce keyiflendi, dedeme dönüp o bilindik gizemli tavrıyla fısıldadı:
— "Reis, sen Sarıkamış’ın yetimisin ama kalbin o dağların karını eritecek kadar sıcaktır. Ha bu uşaklara dikkat et, şehir adamı bozar, buranın havası adamı dik tutar."

Bibi yemeğini yiyip, dedemin uzattığı harçlığı cebine indirerek dualarla lokantadan çıktı. Onun bu aniden parlayan bilgeliği, lokantadakileri yine derin bir sessizliğe gömdü.

Akşama doğru okul malzemelerimizi toplayıp köy minibüsüne bindik. Minibüsün içi tam bir Karadeniz cümbüşüydü; koltuk aralarında çuvallar, el arabası tekerlekleri, katlanan sepetler... Ve tabii ki içeriyi kaplayan o yoğun Bafra sigarası dumanı.
Şoför kontağı çevirirken radyoda Orhan Gencebay’ın "Batsın Bu Dünya" şarkısı çalmaya başladı. Yolcular bir yandan sigaralarını tüttürüyor, bir yandan da memleketin o karışık siyasi haberlerine kulak kabartıyordu. Yol virajlı ve stabilizeydi; minibüs çukurlara girdikçe herkes birbirinin üzerine devriliyor, bu durum şamatayı ve kahkahayı daha da artırıyordu.

Kısa süre sonra şoför radyoyu kapatıp teybe Erkan Ocaklı’nın plağını sürdü. O hareketli kemençe sesi yükselir yükselmez minibüsteki hava tamamen değişti. Arkalardan bir ihtiyar eşlik etmeye başladı, derken tüm minibüs hep bir ağızdan türkülere katıldı.

Tayfun’la ben minibüsün arkasından yükselen toz bulutunun arasından dik yamaçlardaki yeşil çay bahçelerine bakıyorduk. Yanımızda Sarıkamış yetimi, Karadere’nin bilgesi dedem Yahya Reis; kulağımızda Bibi’nin şiveli esprileriyle, 1971 yılının o unutulmaz harman günü hafızamıza bir daha silinmemek üzere kazınıyordu.

Paylaş:
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
Veresiye defteri Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Veresiye defteri yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
Veresiye Defteri yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL