1
Yorum
4
Beğeni
5,0
Puan
300
Okunma

Ben bu satırları kimseyi suçlamak için yazmıyorum.
Hiç kimseyi peşinen mahkûm etmek gibi bir niyet de taşımıyorum.
Bana göre düşünmek, peşin hüküm vermek değildir. Tam tersine, görünenin arkasında ne olabileceğini sorgulayabilmektir. Tarih boyunca milletleri ayakta tutan da budur; yıkıma sürükleyen de bunun terk edilmesidir.
Bugün yaşadığımız dünya, yalnızca devletlerin sınırlarının çizildiği bir dünya değildir. Aynı zamanda algıların yönetildiği, ekonomik bağımlılıkların oluşturulduğu, teknolojinin yön verdiği, diplomatik ilişkilerin çok katmanlı hâle geldiği bir çağdır. Böyle bir çağda, hiçbir gelişmeyi yalnızca görünen yüzüyle değerlendirmek yeterli olmayabilir.
Benim yaptığım da tam olarak budur.
Bir olayın görünen kısmını değil, görünmeyen ihtimallerini düşünmeye çalışıyorum.
Yanılıyor olabilirim.
Haklı da çıkabilirim.
Fakat soru sormaktan vazgeçmem.
Çünkü soru sormayan toplumlar, cevapları başkalarının hazırladığı bir geleceğin içinde yaşamaya başlarlar.
Benim itirazım herhangi bir ülkeye ya da herhangi bir millete değildir. Benim itirazım, güç sahibi olan herkesin denetlenmeden hareket edebilmesine yöneliktir. Tarih bize göstermiştir ki hangi devlet olursa olsun, uluslararası ilişkilerde öncelikle kendi çıkarlarını gözetir. Devletler arasında ebedî dostluklar değil, değişen çıkar dengeleri vardır. Bu nedenle hiçbir millet, başka bir gücün kendisini daima koruyacağı veya kendi menfaatini kendi menfaatimizin önüne koyacağı düşüncesiyle hareket etmemelidir.
Türkiye, tarih boyunca sıradan bir coğrafya olmamıştır.
Anadolu, yalnızca üzerinde yaşadığımız toprak değildir.
Üç kıtanın kesiştiği, enerji yollarının geçtiği, denizlerin birbirine bağlandığı, medeniyetlerin buluştuğu bir merkezdir.
Böylesine stratejik bir coğrafyada yaşarken, uluslararası gelişmeleri dikkatle takip etmek ve bunların olası sonuçlarını sorgulamak doğal bir sorumluluktur.
Ben de bu sorumluluk duygusuyla düşünüyorum.
Bir uluslararası zirve düzenleniyorsa, bunun yalnızca protokol açısından değil, jeopolitik sonuçları açısından da değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum.
Bir ülkeye yapılan her diplomatik ziyaret, yalnızca nezaket ziyareti olarak okunamaz.
Her açıklama, her anlaşma, her ortaklık; ekonomik, askerî, siyasal ve stratejik sonuçlar doğurabilir.
Bu nedenle "Neden?", "Niçin şimdi?", "Bundan sonra ne olabilir?" sorularını sormayı vatandaşlık görevi olarak görüyorum.
Beni ilgilendiren şey kişiler değil, süreçlerdir.
Çünkü kişiler değişir.
Fakat kurulan sistemler ve alınan kararlar, bazen nesiller boyunca etkisini sürdürür.
Bugün verilen bir karar, yarın doğacak çocukların yaşayacağı ülkenin imkânlarını ya da sınırlarını belirleyebilir.
İşte bu yüzden, meseleleri günübirlik siyasi tartışmaların ötesinde değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum.
Benim için bağımsızlık yalnızca sınırların korunması değildir.
Bağımsızlık, düşüncenin de bağımsız kalabilmesidir.
Bir millet, yalnızca ekonomik olarak değil, zihinsel olarak da bağımsız olmalıdır.
Her söyleneni alkışlayan değil; dinleyen, araştıran, karşılaştıran ve kendi hükmünü kurabilen bir toplum güçlü olabilir.
Tarih, sorgulamaktan vazgeçen toplumların ağır bedeller ödediğine dair sayısız örnekle doludur.
Bu yüzden benim çağrım korkuya değil, akladır.
Öfkeye değil, muhakemeye yöneliktir.
Komplo üretmeye değil, ihtimalleri değerlendirmeye yöneliktir.
Çünkü bazen tarihin akışını değiştiren şey, tek bir doğru cevap değil; zamanında sorulmuş doğru sorulardır.
Eğer bu metin, tek bir insanın bile "Acaba daha farklı nasıl bakabilirim?" diye düşünmesine vesile olursa, amacına ulaşmış olacaktır.
Çünkü sorgulamak; ihanet değil, sorumluluktur.
Ve sorumluluk, geleceğe bırakılabilecek en değerli mirastır.
Erol Kekeç/04.07.2026/Sancaktepe/İST
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.