0
Yorum
3
Beğeni
5,0
Puan
80
Okunma
Otogarlar, ayrılıkların yaşandığı yer değil; insanın hiçbir yere tam olarak ait olmadığını hatırlaması gereken yerlerdir.
Bu yüzden otogarlarda insanı üzen şey vedalar değildir. Çünkü veda, en azından bir zamanlar ait olunmuş bir yerin varlığını ima eder. Oysa otogarlar, aidiyetin kendisini inkâr eden yapılardır. Orada ne gelen gerçekten gelmiştir ne de giden gerçekten gitmektedir. Herkes yalnızca bir başka döngüye doğru yer değiştirmektedir.
Belki de bu yüzden otogarlar hep aynı kokar: yarım kalmışlıkla.
Başlarını bavullarına yaslamış insanlar, ellerinde sıkıca tuttukları biletler, çoktan gitmiş yolcuları hâlâ çağıran anonslar... Hepsi tek bir hakikatin etrafında döner: İnsan, sandığı kadar yerleşik bir varlık değildir.
Çünkü insan ömrü, birbirine bağlanmış bekleme salonlarından ibarettir. Çocukluk, terk edilmek üzere girilen ilk terminaldir. Dostluklar, kalkış saati sürekli ertelenen seferlerdir. Aşk ise çoğu zaman yanlış peronda, yanlış otobüsü beklemektir. Biz ise elimizde bavullarımızla, bir gün gerçekten varacağımızı umarak koridorlar arasında dolaşır dururuz.
Fakat otogarların bildiği ve bizim kabul etmek istemediğimiz bir şey vardır: İnsan hiçbir yere varmaz. Yalnızca bir yabancılıktan diğerine geçer. "Ev" dediğimiz şey, uzun süre kalabildiğimiz bir bekleme salonundan başka nedir ki? "Ait olmak" dediğimiz şey ise, gitme ihtimalini bir süreliğine unutabilme becerisi değil midir?
Bu yüzden otogarlar hüzünlü değildir. Hüzünlü olan, insanın hâlâ bir yere ait olabileceğine inanmasıdır. Her bilet, biraz daha uzaklaşmanın; her sefer saati, biraz daha köksüzleşmenin ilanıdır. Ve belki de bu yüzden, gecenin en geç saatlerinde bir otogarın içinde dolaşan herkes, farkında olmadan aynı gerçekle yüzleşir:
Ve gecenin en sessiz anında otogarın öğrettiği son hakikat şudur: Bazı insanlar yanlış şehre doğmaz; onlar, doğdukları andan itibaren bütün şehirlerden sürgündür.
5.0
100% (2)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.