2
Yorum
6
Beğeni
5,0
Puan
205
Okunma
Kerpiç evlerin güneşten kavrulup çatladığı, zamanın adeta yavaşlayıp durduğu Harput’un dağ köylerinden birinde, toprağın rengini gözlerinde taşıyan sessiz bir genç yaşardı; adı Cemo’ydu. Cemo, köyün genel kalabalığına pek karışmaz, sessiz sedasız toprağıyla uğraşırdı ama yüreğinde fırtınalar kopardı. Hayattaki tek dayanağı, gözünün nuru eşi Elif’ti. Birbirlerini çok seviyorlar, tek bir bakışla anlaşıyorlardı ama evlerinin içi yıllardır derin bir sessizliğe gömülmüştü. Evleneli uzun yıllar olmuştu ama ocaklarını şenlendirecek, odalarını sesiyle dolduracak bir evlada hasret kalmışlardı. Bu hasret, ikisinin de içine yerleşmiş sinsi bir kederdi; geceleri herkes uykudayken yastığa dökülen gözyaşları, birbirlerine hissettirmemeye çalıştıkları derin bir iç çekişti. Köy yerinde çocuksuz olmak zordu; komşuların acıyan bakışları, her bayramda içlerini sızlatan o buruk tebrikler Elif’in de Cemo’nun da belini büküyordu.
Köyün hemen arkasında, dumanı hiç eksilmeyen dik dağın yamacında "Alatlı Kaya" denilen, ortasından incecik bir su sızan yarık bir kaya vardı. Bu köyün asırlık bir inanışı vardı; çocuğu olmayan kadınlar sabahın ilk ışıkları henüz belirmemişken, tan yerinin ağarmaya başladığı o puslu vakitte kimseler uyanmadan o kayanın başına gider, yanlarında götürdükleri beyaz bir bezi suyun sızdığı yere sürerlermiş. Sonra da o ıslak bezi yanındaki ihtiyar alıç ağacının dalına bağlayıp dilek tutarlardı. Eğer o bez rüzgarda üç gün boyunca düşmeden kalırsa, o eve müjde geleceğine inanılırdı. Elif, yıllarca o dik patikayı gizli gizli aşmış, Alatlı Kaya’nın önünde diz çöküp dualar etmiş, alıç ağacını kendi elleriyle bağladığı beyaz bezlerle bezemişti. Her seferinde ümitle bekliyorlar, ancak rüzgar o bezleri uçurdukça ya da aylar geçip de ocakları boş kaldıkça ikisinin de yüreğindeki o umut çiçeği biraz daha soluyordu. Cemo, eşinin her sabah o dağ yolundan gözü yaşlı dönüşünü izledikçe kahroluyor, onun ellerini tutup "Vardır bir vakti Elif’im, elbet toprak suya kavuşur" diye teselli etmeye çalışıyordu ama kendi bağrı da eşininkinden az yanmıyordu.
Yine öyle kurak ve sıcak bir yaz mevsiminde, köyün çeşmeleri kuruyup ekinler sarardığında, Cemo hem toprağın bu çaresizliğine hem de evindeki o bitmek bilmeyen hasrete dayanamaz oldu. Bir gece yarısı, içindeki yangını söndürmek ister gibi Alatlı Kaya’ya doğru tek başına tırmandı. Amacı ne su aramaktı ne de mucize; sadece dağla taşla, karısının gözyaşını akıttığı o kayayla dertleşmek istiyordu. Kayanın başına vardığında, karısının oraya bağladığı son bez parçasının rüzgarda titrediğini gördü. Cemo diz çöktü, ellerini o serin taşa koydu ve yüreğinden gelen o sessiz feryatla toprağa kapandı. O gece sabaha kadar ağladı, yalvardı; dağın sessizliği onun sesine yoldaş oldu. Şafak söküp gecenin o lacivert karanlığı yerini sabahın ilk kızıllığına bırakırken garip bir şey oldu; Alatlı Kaya’nın içindeki o incecik sızıntı, adeta Cemo’nun gözyaşlarına cevap verir gibi gürleşmeye, kayanın bağrından çağlayarak akmaya başladı. Cemo üstü başı çamur içinde, gözlerinde tarifi imkansız bir ışıkla köye döndüğünde, su çoktan köyün kuruyan derelerine ulaşmıştı. Ama en büyük mucize o sonbaharda yaşandı; Alatlı Kaya’nın bağrından fışkıran o su köyü canlandırırken, Elif’in de aylardır beklediği o müjdeli haber evlerine ulaştı. Yılların hasreti, dağın ve toprağın merhametiyle son bulmuş, Cemo ile Elif’in yuvası o kış ilk kez bir bebek sesiyle şenlenmişti.
5.0
100% (3)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.