Büyükler neden mi büyüktür? biz, dizlerimizin üstüne çökmüşüz de ondan. artık ayağa kalkalım! stirnera
s.eyyubi
s.eyyubi

Babamın Sesi

Yorum

Babamın Sesi

( 4 kişi )

1

Yorum

8

Beğeni

5,0

Puan

277

Okunma

Babamın Sesi

Mehmet abim annemin yaşayan çocuklarından en büyüğüydü. Annem onu çok severdi. Babam da muhtemelen en çok onu severdi ama bunu hiç belli etmezdi. Babam bizi sevdiğini göstermezdi. Eski insanlar çocukları güçlü yetişsinler diye üzerlerine çok düşmez, onları çok sevdiğini hissettirmezlerdi. Mehmet abimin okuyup başka şehirlere gitmekle bütün kardeşlerine uzaklara gitme cesareti vereceğini bu yüzden ileride yalnız kalacağını bilseydi babam yine onu sever miydi? Hacı Yusuf dayımın öğretmen oğlu abimi şehirdeki ortaokula yazdırmıştı. Babam itiraz etmişti, dayımın öğretmen oğlu beyaz bir taksiyle köye geldi, evin avlusunda etrafında kuzuların dolandığı beyaz taksi halen gözümün önünde duruyor. Hoca, babama; “bu çocuk uçak kaldıracak zekâya sahip, nasıl okutmazsın” deyip abimi alıp götürdü. Mehmet abimin evde olduğu zamanları hatırlamıyorum. Ben ağabeyimi hep elinde bir valizle asfalt yolda minibüsten inip gelen sonra geri giden ve herkesin özlem duyduğu ailenin gurbetteki üstü başı düzgün ferdi olarak hatırlıyorum. İkinci abim İsa, askere gidinceye kadar evde Mehmet abimden başka kimse gurbete gitmemişti. Tek göz evimizin kireçli duvarında aksakallı dedemin üstü tülbentle örtülü fotoğrafı yanında annemin astığı Mehmet abimin çerçeveli fotoğrafı dururdu. Ayrıca ayna ve cam çerçevelerin kenarlarında en çok onun vesikalık fotoğrafları vardı. Evde ağabeyime ait her şey özeldi ve hasret kokardı. Abimin gömleği, kazağı hatta çantası bile güzel kokardı, bu kokunun kaynağı galiba bizim evde hiç olmayan kolonyaydı. Annem ona Muhammet derdi. Hazreti peygamberin adı ile çağırarak, belki adını büyüterek ona olan sevgisini daha da belirgin hale getirmek istiyordu. Oysa annem, Muhammet dedikçe babam kızardı. O zamanlar çocuklara direk peygamberin adı takılmaz günah sayılırdı. Annem bu ilahi kuralı, yaşayan ilk çocuğunun sevgisi uğruna ihlal etmeyi uzun yıllar ısrarla sürdürdü. Anneme şimdi hak veriyorum, ilk doğurduğu çocuklarından üçünü doğar doğmaz kaybetmişti. Hatta Mehmet abimden sonraki bebeğini de yazın çıktıkları Güngörmez yaylasında yitirip orada dağ başında büyük bir kayanın dibine gözyaşlarıyla dualarla gömüp gelmişti. O yüzden yaşayan çocuklarına sıkıca sarılmasını anlıyorum. Elinin altındaki çocuklarını güz ve baharın belalarından iyi kötü muhafaza edebiliyordu, fakat Mehmet abimin çok merakını çekiyordu, bütün dualarında onu anıyordu, konuştuğu her sözün başında abimin adı geçiyordu, birimizin gözünün üstünden küçük bir örümcek indi mi “oğlumun müjdesi geldi” der sevinirdi. Toplumda uygun görülmemesine rağmen annemin oğlunu peygamber ismi ile çağırmasında onu üstesinden gelemeyeceği belalardan koruma işini Allah’a havale etmek bir bakıma tevekkül etmek gibi bir gaye de olabilir. Eski zamanın şartlarında doğumda ve doğum sonrasında çocuk ölümleri nerdeyse insanların kanıksadığı bir durumdu. Mehmet abim şehirde dayımın yanında ortaokul ve liseyi okurken onların un değirmeninde çalışarak onlara yardımcı oluyordu. Hafta sonları elinde bir poşet mandalina ile asfalt yolda minibüsten inerdi, biz küçükler onu karşılamaya koşardık. Asfalt yol evimize epey uzaktı. Cuma akşamları gözümüz kulağımız yolda olurdu. Mehmet abim o kadar gurbetçiydi ki bizim köpekler onu tanımazdı, saldırma ihtimaline karşı annem gözümüz yolda olsun diye sıkıca tembihlerdi. Akşam o saatlerde hepimiz büyük avluda koyunlarla uğraşıyorduk. Her araba sesi ile bütün gözler yola dönerdi. Asfalta kadar sağlı sollu yükselen ılgın ağaçları arasındaki uzayan toprak yolda yağmur çamur demeden abimi karşılamaya koşardık. Abim de çantasından çıkardığı şekerleri bize dağıtırdı. Çok sevinirdik. Hafta sonu bayram gibi geçerdi. Annem çeşitli yemekler yapar o güne özel, bişi denilen şekerli hamur kızartırdı, ev mis gibi tereyağı kokardı. Liseden sonra Mehmet abim bu kez de Erzurum’a üniversite okumak için gitti. Üniversite bitince de İstanbul’a çalışmaya gitti. Kısacası annemin ona Muhammet ismini uygun bulmasını haklı çıkaracak kadar gurbetini uzatmaktaydı.
Babamın sesi avlunun her yerinden işitilirdi. Babamın sesi evin üzerinde bir koruma kalkanı olarak halen kulağımda yankılanıyor. Babam bazı meseleleri direk bizimle konuşmazdı. Anneme söylerdi ne diyecekse annem de bizlere münasip bir lisanla iletirdi. Annem evin içinde onun sesinin sanki bir yankısıydı. Babamın söylediklerini bize iletince buyrukları artık yürürlüğe girerdi. Babamın sesi annemin sayesinde rahatlıkla karşılık buluyordu. Bana göre babam yorulmaz, üşümez hatta uyumazdı. Onu hep geniş avluda koyunların içinde çalışırken görüyordum. Ya kuzu emziriyor ya da koyunlara yem veriyordu. Mehmet abim İstanbul’da evlenmek istediği ana kadar babamın saltanatı sorgulanmadan yürüdü. Biz de babama her istediğimizi söyleyemezdik. Arada dağ gibi annem vardı. Bir yolculuk öncesi sabah abim daha uyurken annem babama durumu anlatmıştı. Babam da bu durumu tabi ki kabul etmedi. Babama kalırsa başta Mehmet abim olmak üzere sırasıyla İsa, Musa, ben ve sonrakileri birer birer köyde bulduğu münasip bir kızla evlendirecekti. Köyde yeni evlenen diğer gençler gibi bizim de evlerimizi uzayan tarlamızın devamına doğru yapacak böylece çocuklarının mürüvvetlerini görecekti. Annem zamanı gelince bizler için ne diyeceğini bilmiyordum ama Mehmet abim için babama karşı koydu. İstanbul’da evlenmesinde bir sorun görmüyordu. Abim gittikten bir zaman sonra muhtarın bakkalına telefonu geldi. Annem bakkala gidip abimle telefonda konuştu. Babamın kız isteme işi için İstanbul’a gitmesi gerekiyordu. Babam o aralar huzuru kaçmış hep söyleniyor, olup bitenin faturasını anneme kesiyordu. Annem de Mehmet abim için her türlü zorluğa göğüs germeye hazır duruyordu. Babam sürekli komşumuz Hacı Bahri’nin kızlarını övüp duruyordu. Annem lafı her açtığında o da “Hacı Bahri’nin her kızı bir maral gibidir. Onlardan hangisini isterse hemen düğünlerini yaparız. Oğlum senin yüzünden uzaklarda yaşıyor. Sen onu çok şımartıyorsun. Oğlum bilmediğimiz İstanbul’da evlenecek kaybolup gidecek” der dururdu. O kadar ki babam kız istemeye de nişana da düğüne de gitmedi. Annem İsa abimi yanına alıp otobüsle gittiler. İstanbul’da yaşayan dayımın oğulları kız isteme işinde yardımcı oldular. Annemler gitmişken nişanı da yapıp döndüler. Zamanı gelince bu sefer de düğün yapmak için annem ile İsa abim İstanbul’a gittiler. Bu mesele ile babamın oğulları üzerindeki otoritesi sarsıldı. İsa abim başka bir ildeki bir akraba kızıyla evlendi, şehrin mahallesine yerleşti. Musa abim Fransa’ya yerleşti. Sonra köyden bir akrabayla evlendi, gelini de Fransa’ya götürdü. Benden küçük erkek kardeşim Ahmet da Fransa’ya gitti, sonra memleketten evlendi, gelini oraya aldırdı. İki bacım Zeynep ve Seyran de evlenip eşleriyle beraber Fransa’ya göç ettiler. Ben de İstanbul’da üniversite okuduktan sonra evlenip başka bir şehre öğretmen olarak gittim. Babam çocuklarım uzaklara gitmesin köyde evlenip gözümün önünde yaşasınlar dedikçe tam aksi oluyordu. Musa abinin ilk çocuğunun doğduğu zamanı hatırlıyorum. Annem eşarbını sıyırıp ahizeyi kulağına yapıştırmış telefonda konuşurken babam uzak bir köşede yer minderinde oturmuş heyecanlı bir çocuk gibi kulak kabartıyordu. Annem torunun doğmuş diye babama müjde verince babam yine hayretler içindeydi, benim torunum yani Bekir’ı Sofi Haco’nun torunu nasıl oluyor da Paris’te doğuyor deyip anneme çıkışıyor yine faturayı ona kesiyordu. Babama kalırsa bütün çocuklar annemin özgürlükçü tavrı yüzünden hayallerinin peşinden dağılıp gitmişlerdi. Onun hayali asfalt yoldan Ağrı Dağı’na doğru uzanan tarlasına peş peşe oğullarının evlerini yapmaktı. Zamanı gelen her oğlunu köyden bir kızla evlendirip evlerin sırasına yeni bir ev daha ekleyecekti. Böylece kendi kıt kanaat şartlarda elleriyle çim, kamış ve çamurdan inşa ettiği evine çocuklarının da evlerini ekleyecek köydeki diğer büyük aileler gibi toprağa kök salacaktı. Böylece babamın sesi geniş avlularda oğullarının sesi ile karşılık bulup ilelebet devam edecekti. Ama değişen şartlar buna el vermiyordu. Babam daha sonradan bunun farkına varıyordu, aile üzerindeki hâkimiyeti zayıflıyordu. Gelecekte yapacağı evlerin temeli için traktörle Ağrı Dağı’ndan taşıdığı siyah taşlar evin devamında yığılmış içlerinden kamışlar boy vermiş öylece duruyor. Yetim büyüyen bir çocuk olarak babam muhakkak çok zorluklar çekmişti. Çocukluğu başkalarına çobanlık yaparak geçmişti. Yıllarca çalışmış didinmiş, doğan on bir çocuğundan yedi tanesini sağ salim büyütmüştü. Koyun sürüleri ve çobanları vardı. Köyde artık sözü dinlenen bir insandı. Ondan habersiz avluda kuş uçmazdı. Yaşadığı koşullar onda aşılmaz titiz ve korumacı bir tabiat geliştirmişti. Başta Mehmet abim peşinden diğer çocukların büyüdükçe gurbete gitmesi onda dönüşü olmayan sarsıntılara neden olmuştu. Annem de aynısını mutlaka yaşıyordu ama belli etmiyordu. Zaman içinde olup bitene karşı hep babamı teskin ediyordu. Babam uzak yakın bütün çocuklarının hatta torunlarının halini merak edip hep telefonlarını bekliyordu. Ömrünün ahirinde babam köyde koca bağ bahçede annem ile tek başlarına kaldılar. Bu halleri onlara ilk evlendikleri günleri hatırlatıyor olmalı. Acaba ne hissediyorlardı. İlk evlendiklerinde dünyaya karşı içlerinde büyük umutlar varken şimdi acaba yılgınlıklar mı vardı. Araziye peş peşe sıralanacak oğullarının evlerini hayal etmişken şimdi kendi evi ve ahırları zamana dayanamıyor yer yer duvarlar nem çekip bel veriyordu. Aktarılmayan ahırların toprak damlarında baharla yeşeren otlar güzün kuruyup rüzgârda uğulduyordu. Babam komşumuz Zeynel’i çağırıyor, yıkılan ahırları tamir ediyor, eskiyen alet edevatı onarıyor yine eski zamanlardaki gibi kullanılacağı günlere hazır kıta bekletiyordu. Koyun sürüleri çoktan satılmış, eskiden kuzu ve çocukların sesleri ile şenlenen evin geniş hayatı şimdi sessizliğe bürünmüştü. Komşumuz Hacı Bahri çoktan ölmüş, babamın maral gibi dediği kızları kocaya gitmiş boy boy çocukları olmuştu. Babam her şeyi kendine dert ettiğinden zamanla Parkinson hastalığına yakalanmış elleri esiyordu. Yaz tatillerinde gurbetteki torunları gelir, kendi aralarında onun anlamadığı bir dilde konuşurlardı. Torunlarını görünce babamın ışıldayan derindeki ela gözlerini, kırçıl, birkaç günlük sakalıyla avurtları çökmüş güleç yüzünü hiç unutamıyorum. Annem heyecanlanmış yine eski günlerindeki gibi kalabalık çocuklarını doyurmak için yemekler yapma telaşında olurdu. Annem, babama torunlarının adlarını ezberletinceye kadar gurbetten gelen evlatlarının geri gitme zamanı gelmiş olurdu. Oldum olası babam vedalaşmaya gelmezdi. Veda günü çocuklar ta sulama kanalının oraya kadar peşinden gider onun titreyen elini öper dönerlerdi. Araba geride bir toz bulutu kaldırarak giderken annem tulumbadan çektiği bir ibrik suyu dualarla peşlerinden dökerdi. Babam her vedada olduğu gibi yine avlunun uzak bir ucunda gülümseyerek bakardı. Uzaklarda torunları çoğaldıkça anne babamın özlemleri de büyüyordu. Köydeki evimizin avlusunda mevsimler hızla geçiyordu. Mevsimler geçiyor annem mekik dokuyan bir gölge misali kap kacak yıkamak için tulumbadan su çekiyor, babam da evin gölgesinde oturuyor, torunlarından gelecek telefonu bekliyordu.

Paylaş:
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 

Topluluk Puanları (4)

5.0

100% (4)

Babamın sesi Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Babamın sesi yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
Babamın Sesi yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
mesakin
mesakin, @mesakin
19.6.2026 13:59:58
5 puan verdi
Güzel bir çalışma olmuş tebrik ederim başarılarının devamını dilerim selam ve saygılarımla
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL