0
Yorum
10
Beğeni
5,0
Puan
215
Okunma
Boyu posu yerinde, kumral, açık tenli, yüzü çizgilerinden bile asalet akan
bir kadındı Dakke. İçindeki fırtınayı sezebileceğin cinsten bir derinlik
vardı gözlerinde; ama o gözler hep hüzünlü bakardı. Hiç mutlu değildi,
hiç gülümsediğini görmezdin, hep dertliydi. Kureyş aşiretinden olduğundan
halk arasında “Ana," diye hitap edilirdi. Eli şifalıydı, ağzı dualıydı.
Doktorda çare bulmayan ona gelirdi. Hiç çocuğu olmamıştı. Arzu adında bir
kedisi vardı. Arzu’yla sohbet eder, bazen kızar bazen de şefkatle severdi.
Eli lezzetliydi, lahana sarmasını çok güzel yapar, her seferinde bir tabak
bize getirirdi. Komşuluk hakkıydı bu, kokusu gitmiş canı çekmiştir düşüncesi
vardı oralarda.
Elazığ’da, o sıcak yaz günlerinde, mahalledeki o dut ağaçlarının gölgesinde,
bahçe duvarının dibinde otururduk. Ben henüz yirmi beş yaşındaydım, iki
çocuk annesi genç bir kadındım. Dakke ise ömrün engebelerini çoktan aşmıştı.
Bir gün durup dururken, gözlerini o uzak ufka dikip içini hasretle çekti,
sağ elini kalbinin üzerine koyup;
— "Ah Merhamet, ah göyül zordur..." dedi.
O an ne onun geçmişte yaşadığı o büyük aşkı biliyordum, ne de kalbindeki
sızıyı... Sadece yüzüne naifçe gülümsedim. Oysa o tebessümün arkasında benim
de saklı bir yüküm, sevmediğim bir adamla evli olmanın o dilsiz ağırlığı
vardı. Kadın kadının aynasıydı da henüz farkında değildik. Dakke Ana
yüzümdeki o gülümsemeyi görünce sitemle baktı:
— "Gülme," demişti, "gülme, göyül çok zordur, sen bilmi," deyip başını bir
kaç kez aşağı yukarı salladı. Sonra elinde bir çubuk, toprağa bir şeyler çizdi.
Meğer o susuşların, o iç çekişlerin kökü, onların gençlik yıllarında, o uzak
dağ köyünün topraklarında atılmıştı. Orada başlamış her şey. Birbirlerini
deli gibi sevmişlerdi Cafer Dede’yle, gönül köprüleri kurmuşlar da; kader
fakir diye, kimsesiz ve öksüz diye Dakke’yi layık görmemişti Cafer’e. Gidip
Dakke’nin öz amca kızıyla evlendirmişlerdi Cafer’i. En büyük hançer de buradan
saplanmıştı ya zaten... Amcasının kızı, Cafer’in geçmişte Dakke’yi nasıl bir
sevdayla sevdiğini iyi bilirdi, bu yüzden kendi kanından olan Dakke’den
nefret ederdi. Aralarında ne bir geliş gidiş vardı ne de akrabalık hukuku.
O köklü haset öyle büyüyecekti ki, bir gün gelip Dakke’nin evini arayacak,
namusuna leke sürmeye kalkacak kadar gözünü karartacaktı amca kızı. Oysa
Dakke gururluydu, namusluydu; evine, kaderine bakar boyun eğerdi. Ama dünya
işte, yarım kalmış sevdaların hesabı bile fukaraya ve en yakınındakinin
eliyle kesilirdi.
O dağ köyünde sığınacak kimsesi kalmayınca, üvey anne eli değen Dakke’yi o
tek gözü kör Kör Aydın’a vermişlerdi. Köyden sonra, kader onları bereketiyle
ama yüküyle de ağır olan şehre, Elazığ’a savurmuştu. Dünyaya tek gözle bakan
o sert adam Aydın, Dakke’nin hem kocası hem de görünmez hapishanesi olmuştu.
Sertti, öfkeliydi ama evine de bakardı. Elazığ Buğday Meydanı’nın o bitmek
bilmeyen telâşında akşama kadar yük taşır, ekmeğini o tek gözünün gördüğü
kadarıyla fukaralığın içinden söküp alırdı.
Sonra bir gün, o meydandan kara bir haber geldi. Toz duman içinde bir kamyon
yük boşaltırken, Kör Aydın arkada kalmış, tek gözüyle görememişti. Kamyon
şoförü de onu fark etmeyince, tonlarca yükün altında kalıp can vermişti Aydın.
O gün mahallenin sustuğu gündü. Çünkü tam Aydın’ın cenazesinin kaldırıldığı
gün, hemen yan bahçede Dakke’nin öz köylüleri, akrabaları kızlarını
evlendiriyordu. Normalde bir evde cenaze varsa, yan komşu düğününü durdururdu.
Ama fukara olunca, hayatın o acımasız müziği kesilmedi. Bir yanda gözü yaşlı
bir dulun feryadı yükselirken, duvarın hemen ardında davul zurnalar patlıyordu.
Dünya, fukaranın cenazesine karşı sağırdı.
Dakke günlerce o sessiz evin içinde duvarlara çarpa çarpa ağladı. Aydın’ın
Buğday Meydanı’nda döktüğü alın terinden artırdığı, bankada sakladığı üç beş
kuruş parası varmış meğer. Birikimini iki bankaya yatırmış, ilk yatırım yaptığı
bankada on yıl boyunca işlem yapılmayınca zaman aşımından para devletin hazinesine
geçmiş. İkinci bankadaki parayla da kısa süre idare edebilecekti Dakke. Başka
da bir güvencesi yoktu; kadın bir günde muhtaç, bir başına kalmıştı dünyada…
Bir kaç yıl sonra eşimden ayrılmıştım. Üç yıl özel bir şirkette çalıştıysam da
kazandığım para geçinmem için yetersizdi. İki çocuğumla Avusturya’ya, o bitmek
bilmeyen gurbete savruldum. İki yıl sonra babamın vefat haberini aldım. Dakke
ise akraba kapılarını gezdi durdu; oralarda da barınamayınca döndü dolaştı,
yine bizim o bahçeli üç katlı eve geldi. Annemle iki yalnız kadın, ikinci
katta diz dize oturdular. En son Almanya’dan gelen bir akrabamın merhametiyle
adliyeye götürülüp yaş tespiti yapıldı da, üç kuruşluk bir yaşlılık aylığına
bağlanabildi.
Bense çok sonraları, o soğuk gurbet toprağındayken aldım kara haberini. Dakke
vefat etmişti. Aslında çok yaşlı da değildi; dinçti, ayaktaydı ama kahır insanı
içeriden çürütürdü işte. Ölüm haberi içime koca bir taş gibi oturdu, günlerce
ağladım arkasından. Çünkü onun ölümü, yaşanmamış, yarım bırakılmış, hep
başkalarının yükünü taşımış koca bir hayatın bitişiydi.
Şimdi ne zaman gurbette memleketi düşünsem ya da bir düğüne gitsem, kulağımda
dut ağacının altında Dakke’nin “göyül zordur," deyip iç çekmesi gözümün önünde
belirir.
Gülümseme genç kadın, öyle yüzüme bakıp gülümseme... Gönül yükü de, o Buğday
Meydanı’nın kamyondan boşalan çuvalların altında kalan dünya yükü de sevgisiz
evliliklerin gölgesinde hep aynı tonda ağırlaşır. Ve bir gün, yaşanmamış bir
hayatın gurbete düşen sızısıyla son bulur.
Vasara Sahra
DİP NOT: " Kureyşan aşireti, tarihsel kökleri Horasan’a dayanan ve Alevi-Kızılbaş
inancında "evlad-ı resul" (Peyamber soyu/Seyyid) olarak kabul edilen köklü bir
aşirettir. Ağırlıklı olarak Tunceli (Dersim) bölgesi ve çevresinde meskundurlar.”
5.0
100% (2)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.