2
Yorum
5
Beğeni
0,0
Puan
671
Okunma
Çayırlı köyünün patikalarından yukarıya, sislerin saklandığı o kadim dağa doğru tırmanırken, sırtımızda sadece yolun yorgunluğu değil, sanki koca bir ömrün ilk adımları vardı. Dedemin güven veren adımları, ninemin dualarla bezenmiş tülbendinin kokusu eşliğinde, akşamüzeri Silan’daki o ahşap ve taşın dertleştiği eve ulaştık.
Gökyüzü, Karadeniz’in o meşhur, öngörülemeyen hüzünlerinden birini kuşanmıştı. Hafif bir yağmur çiseliyor, ağustos ayının o alışılagelmiş sıcağına inat, vadiden yukarıya doğru keskin bir akşam soğuğu yükseliyordu. Evin kapısından içeri adım attığımızda, bizi karşılayan sadece bir çatı değil, adeta sıcak bir kucaktı.
İçeride bizi bir telâş, bir kıyamet sevgi karşıladı. Büyük amcamın zarif eşi Meryem Halam ve küçük amcamın güler yüzlü refikası Asiye Halam, çocuklarla birlikte etrafımızı sardı. Bizim buraların adetindendir; amca eşlerine "hala" der, öz teyzeden, öz haladan ayırt etmezdik. Meryem Halamın boy boy dört çocuğu, Asiye Halamın ise henüz kucaktan yeni inmiş üç yavrusu evin neşesiydi.
Herkesin gözü bendeydi. İstanbul’dan gelen bu küçük çocuğa, sanki uzak bir diyarın masalından çıkıp gelmiş gibi biraz hayranlık, biraz da hayretle bakıyorlardı. "Hoş geldin" dediler, sarıldılar, halimi hatrımı sordular. O an, gurbetin soğukluğu evin girişindeki o devasa ocağın karşısında eriyip gitti.
Evin girişi, dünyaya açılan büyük bir meydan gibiydi. Ön tarafta, arkası siyah taş duvarla örülmüş, adeta zamana meydan okuyan koca bir havalandırma yükseliyordu; devasa bir şömineyi andırırdı. Üstten sarkan o kalın, koca halkalı demir zincire bağlı kara kazan, yerde açılmış yuvarlak bir çukurun içinde harlanan ateşle fokur fokur kaynıyordu. Ateşin çıtırtısı, dışarıdaki yağmurun sesine karışırken, etrafa yayılan o tarifsiz sıcaklığın büyüsüne kaptırmıştık kendimizi.
Gaz lambalarının o sarı, titrek ve insanı şefkatle sarmalayan ışığı altında, binbir telaşla sofra kuruldu. Karadeniz’in bereketli mutfağından çıkan yemekler, buram buram tüten mısır ekmeğinin kokusu sofrayı donattı. Yemek boyunca süren o samimi sohbet, dedemin bilgece nükteleri, ninemin dualı tebessümleri ve çocukların şen kahkahalarıyla Silan’ın duvarlarında yankılandı. Zaman, o sofranın etrafında durmuş gibiydi.
Ancak her şenliğin bir sonu, her kalabalığın bir tenhalığı vardı. Vakit epey ilerlemiş, yatsı namazları huşu içinde kılınmıştı. Artık uyku vaktiydi. Beni, üst katta bulunan, vaktizamanında annemin bu eve gelin geldiği o hususi odaya buyur ettiler. Benim için özenle hazırlanmış yatağa bakarken, içimdeki o çocuksu heyecan yerini yavaşça bir ürpertiye bıraktı. Herkes birbirine hayırlı geceler dileyip odasına çekildiğinde, koridordaki ayak sesleri kesildiğinde başladı asıl hikaye.
İşte o an, hayatımın en büyük, en hüzünlü yalnızlığıyla baş başa kaldım.
Daha yaşım on... İlkokul sıralarından yeni kalkmış küçücük bir çocuğum. İstanbul’un o gürültülü ama tanıdık sokaklarından sonra, bu dağ başındaki mutlak sessizlik içimi üşüttü. Dışarıda ağustos ayında pek nadir görülen cinsten bir kıyamet kopuyordu; yağmur şiddetini iyice artırmış, gök gürültüleri odayı sarsmaya başlamıştı. Geceyi yırtan her şimşek çakışında, odanın pencereleri beyaz bir aydınlıkla irkiliyor, esen sert rüzgarın savurduğu bahçedeki erik ağacının dalları, birer hayalet eli gibi odamın camına çarpıyordu: Tık... Tık... Tık...
Korku, boğazıma bir düğüm gibi oturdu. Gözlerimden süzülen yaşları durduramadım. Ağlıyordum... Ama bu, çocuk parkında düşüp canı yanan bir çocuğun feryadı değildi. İstanbul’daki annem, babam, kardeşlerim düştü aklıma. Aradaki o aşılmaz mesafeler, dağlar, yollar içimde büyüdü.
O gece, o odada öğrendim ilk defa sessiz ağlamanın ne demek olduğunu. Evdekileri uyandırmamak, kimseye yük olmamak, o çocuk yaşımda bile bir "gâfil" gibi davranmamak için hıçkırıklarımı yastığa gömdüm. Gözyaşlarım yastığı ıslatırken, sığınacak tek bir limanım kalmıştı.
Korkudan ve çaresizlikten dudaklarımdan dökülen kelimeler, gecenin karanlığına zırh oldu. Kaç defa İhlas okudum, kaç defa Felak ve Nas sürelerine sığındım, hatırlamıyorum. Her bir ayet, kalbimin çarpıntısını yatıştıran birer el gibi dokundu ruhuma.
Dışarıda fırtına, içimde gurbet... Dudaklarımda mukaddes kelimelerin son fısıltılarıyla, Silan’ın o yağmurlu, şimşekli gecesinde, annemin gelinlik odasının şefkatine teslim olup öylece uykuya dalmışım.
redfer
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.