0
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
21
Okunma
İkindi kızıllığının serin demlerinde herkes birer ikişer denizden çıkarken dikkat kesildi insanların tatil adı altında yaşadıkları temaşaya. Genci ya da yaşlısı fark etmeksizin, tuzlu suyun mayolarında bıraktığı izin, akşam otel odalarındaki lavabolarda elde yıkanmasıyla geçmesi gibi geçti gitti bir gün daha. Ama emektar şezlongcu yıllardır olduğu gibi o günü de büyük bir sükunetle geçirip ağır adımlarla motosikletine doğru yürüdü. Kontağı çevirip cılız ışığını yaktı. Bastı marşa ve koyuldu yola. Eski çarşıdan geçerken Bakkal Veysel’e uğradı. Bir kalıp beyaz peynir, orta boy bir kavun ve ellilik rakıyı siyah poşete yerleştirdi. Ayak üstü hasbihal sonrası poşeti gidona astı ve kornaya bir kez basıp ilk köşeden ara sokağa girip kayboldu gözden. Dağ yamacındaki evine varmadan önce yoldaki trafik çevirmesine denk geldi. Kaskı da yoktu başında. Sıcak yaz günü onu takmak külfet gibi geliyordu.
- “Ehiyet!” dedi tok bir ses akşamın loşluğunda. Yıllanmış gömleğinin ön cebine koyduğu ince cüzdanını yokladı. İçinden ehliyeti çıkarıp uzatırken:
- “ Hayırlı görevler memur bey” dedi.
Adamın nezaketine mimik oynatmayan jandarma:
- “ Bir dahaki sefere kaskını takmamış olursan yazarım cezayı duydun mu?” dedi.
Yılların verdiği mağrurlukla kaşlarının altında gizlenen gözlerini kıpırdatmadan:
- “ Peki memur bey” diyebildi sadece.
Tekrar çalıştırıp yoluna devam etti yavaşça. Uzaktan evini seçmeye çalıştı çok da iyi görmeyerek. Limon ağaçlarıyla sağlı sollu daralan yoldan geçerken, komşunun köpeği havlamaya başladı.
- “ Hoşt bre zındık! Hâlâ mı tanımazsın beni?”
Bugün diğer günlerden zor oldu evine ulaşması.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.