0
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
28
Okunma
Köy, o sabah daha önce hiç tanık olmadığı kadar dilsiz, hiç karşılaşmadığı kadar ağır bir kederin koynunda uyanmıştı. Mürtaza’nın beş yaşındaki oğlu Ahmet, bir mum alevi gibi sessizce sönüp gitmişti.
Daha iki gün öncesine kadar baharın neşesini avuçlarında taşıyan bir çocuktu Ahmet. Yerinde duramayan, her adımıyla toprağa hayat veren, gülüşüyle girdiği her karanlık odayı aydınlatan bir afacandı. Dünyaya geldiği günden beri o kerpiç evin hiç sönmeyen, her daim parıldayan neşe kaynağı olmuştu. Lakin o uğursuz akşamın sırrını kimse çözemedi. Gün batımı, gökyüzünü bir yara gibi kızıla boyarken ansızın yükselen ateş, o küçücük bedeni amansızca teslim almıştı. Kasabadaki hastaneye giden yollar bitmek bilmemiş, o narin kalp menzile varamadan, babasının kollarında son kez çırpınıp susmuştu.
Bu zamansız veda, aileyi bir enkazın altında bırakmıştı. Ölüm haberi köye yayıldığında sanki güneş çekilmiş, ovayı kasvetli bir sis kaplamıştı. Herkes kendi evladını kaybetmişçesine yasa boğulmuştu. Doktorların "yüksek ateşe bağlı havale" teşhisi, ne Mürtaza’nın yanan bağrına kar olabiliyor ne de Suna’nın göğsünden taşan feryatları dindirebiliyordu. Ahmet’in ardından ev; duvarları üzerine yıkılmış, nefesi kesilmiş, ruhu çekilmiş bir taş yığınına dönüşmüştü. Suna, oğlunun henüz kokusu üzerinde olan boş yatağının başında, bir heykel gibi kımıldamadan oturuyordu. Ahmet’ten iki yaş büyük olan ablası Sevil ise gözpınarları kuruyana dek, sessizce ama mütemadiyen ağlıyordu. Mürtaza, bahçedeki yaşlı dut ağacının altında, boş ve camdan bakışlarla ovayı seyrediyordu; sanki oradan bir mucizenin çıkıp gelmesini bekler gibi...
Ayrılığın üzerinden on beş uzun gün geçmişti. O sabah Mürtaza, bahçedeki su kuyusunun yanında alışılmadık bir çırpınış sesiyle irkildi. Ağır adımlarla sesin geldiği yöne yöneldiğinde, çalılıkların arasına sığınmış, kanadı kan revan içinde bir leylek yavrusu gördü. Göç yolunda yorgun mu düşmüştü yoksa sert bir rüzgâr mı onu yuvasından koparıp atmıştı, bilinmez...
Mürtaza önce öylece baktı. İçindeki o karanlık ses, "Bırak gitsin," dedi, "Zaten her şey yarım kaldı, bu can da gitse ne çıkar?" Ancak leyleğin o korku dolu ama yaşama tutunmak için yalvaran kara gözleri, ona Ahmet’in son anlarını hatırlattı. Kendi evladını kurtaramamıştı ama belki bu masum canı ölümün elinden çekip alabilirdi. Eğildi, titreyen elleriyle yaralı kuşu şefkatle kucağına aldı.
İçeri girdiğinde Suna, elinde Ahmet’in küçük hırkasını sıkı sıkıya tutmuş, uzaklara bakıyordu. "Suna," dedi Mürtaza, sesi bir hıçkırıkla bölünerek. "Bak, bu yavru... Kanadı kırık. Ölmek üzere."
Suna önce duymadı, görmedi. Sonra yavaşça başını çevirdi ve Mürtaza’nın kucağındaki o çaresiz hayvana baktı. Bir an için Ahmet’in o zıp zıp zıplayan, ele avuca sığmayan hali geçti gözlerinin önünden. Yavru leyleğin acıyla kasılan bedeni, Suna’nın içindeki o buz kesmiş acıyı bir nebze eritti. Hemen temiz bir bez getirdi; Mürtaza ile birlikte, sanki bir yaralıyı değil de kendi kalplerini sarıyorlarmış gibi özenle kanadı sardılar.
Günler günleri, haftalar haftaları kovaladı. Sevil, bu yaralı misafiri kardeşi Ahmet’in bir emaneti gibi bağrına bastı. Ahmet’in boş kalan beşiği, artık bu davetsiz ama mukaddes misafirin yuvası olmuştu. Sevil ona küçük elleriyle su veriyor, Mürtaza ise Aras Nehri’nin serin sularından taze balıklar getiriyordu. Onlar leyleği iyileştirmeye çalışırken, farkında olmadan leylek de onların ruhundaki yaraları sağaltıyordu. Zamanla evin o ağır, kasvetli sessizliği; leyleğin kanat çırpışları ve gaga tıkırtılarıyla dağılmaya başladı.
Güneşin altın sarısı ışıkları, dut ağacının yaprakları arasından süzülüp yerdeki kurumuş yapraklarla oynaşırken, o sabah havada garip bir ayrılık kokusu vardı. Leylek, sanki onlara teşekkür edercesine ağacın tepesinde bir tur attı, gagasıyla son bir kez o tanıdık ritmi tuttu ve gökyüzünün sonsuz maviliğine kendini bıraktı. O yükseldikçe, Mürtaza ve Suna’nın omuzlarındaki o ağır yük de sanki biraz olsun hafifliyor, yerini gökyüzüne emanet edilmiş bir huzura bırakıyordu.
Evet, Ahmet gitmişti ve bu dünyada hiçbir yol onu geri getirmeyecekti. Ancak hayat, en derin uçurumlardan bile tutunacak bir dal, sığınılacak bir kanat uzatmayı ihmal etmiyordu. Suna, Mürtaza’nın elini daha sıkı tuttu. İlk kez o gün, dudaklarının kenarında hüzünlü ama huzurlu bir tebessüm belirdi. Biliyordu ki Ahmet’in neşesi, artık o özgür kanatların pırıltısında, gökyüzünün sonsuzluğunda yaşayacaktı.
Ancak Sevil için bu bir kurtuluş değil, yeni bir boşluktu. Leyleğin gölgesi bahçeden ve evden çekildiğinde, küçük kız sanki kardeşi Ahmet’i ikinci kez kaybetmiş gibi hissetti. Beşiğin o boş hali, bir zamanlar leyleğin sıcaklığının olduğu o köşe şimdi buz gibiydi.
Sevil, haftalarca her sabah uyandığında ilk işi Ahmet’in boş beşiğine ve bahçedeki o boş dala bakmaktı. O yoktu ve asla geri dönmeyecekti. Gözyaşları, yanaklarından süzülüp toprağa karışırken hep aynı soruyu fısıldıyordu içinden: "Neden gidenler bir daha hiç dönmüyor?"
Nihayet vakit gelip çatmış; doğa, yeşil entarisini çıkarıp sarı hüzünlerin ayı sonbaharın o vakur cübbesine bürünmüştü. Gökyüzü, artık sadece bulutların değil, binlerce kanadın aynı anda çarptığı devasa bir nehre dönüşmüştü. Göçmen kuşlar, ufkun ötesindeki meçhul sıcaklıklara doğru büyük kervanlar halinde, kusursuz bir nizamla süzülmeye başladılar.
Bahçede duran Sevil, gökyüzündeki bu muazzam akışı, bu gümüşi parıltıyı gördüğünde yüreği yerinden çıkacak gibi oldu. Parmak ucuyla bulutların arasındaki o sonsuz katara işaret ederek, heyecandan titreyen bir sesle babasına seslendi:
"Baba, baba bak! Ahmet gidiyor..." dedi sesi rüzgârda dağılarak. "Sence... Acaba bir gün yine gelirler mi?"
Mürtaza, boğazına dizilen o koca hıçkırığı yuttu. Yanaklarından süzülüp sakallarına karışan gözyaşlarını saklama gereği duymadan kızına sımsıkı sarıldı. O an sanki dünya durdu, rüzgâr sustu. Başını göğe kaldırdı; o bitmek bilmeyen ahenkle süzülen leylek katarlarına baktı. Ardından kızının saçlarını koklayarak cevap verdi:
"Elbette yavrum," dedi, sesi hem bir teselli hem de sarsılmaz bir inanç gibi yankılandı. "Gelecek bahar... Toprak uyanıp ağaçlar yeniden çiçek açtığında, onlar yine gelecekler."
Baba ve kız, batan güneşin turuncusuna karışan o son kuş kafilesi gözden kaybolana dek orada, dut ağacının altında öylece durdular. Artık biliyorlardı; ölüm sadece bir mevsimdi, sevgi ise sonsuz bir bahar.
Öykü: Leylek
Iğdır: 28.04.2026
Yazan: Nizamettin Uca
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.