0
Yorum
3
Beğeni
5,0
Puan
39
Okunma
Hakkari’nin ücra bir ilçesinde, dağların arasına sıkışmış, her sokağı aynı gözlerle takip edilen, her adımı sorgulanan bir ilçede büyüdüm. Liseyi bitirdiğimde, etrafımı saran o dar çevre her şeyi bilen, her şeye karışan, herkesi kendi bildiğince yargılayan o çevre artık ciğerlerime yetmeyen bir hava gibiydi.
Ben resim yapmak istiyordum.
Onlar ise “Ne resmi? Davarın peşinden kim koşacak, oduna kim gidecek?” diyordu.
Geceleri, kimsenin görmediği saatlerde, odamın loş ışığında çiziyordum. Ay ışığının duvara vurduğu yerlerde hayallerimi büyütüyordum. İstanbul… Oralarda askerlik yapmış akrabalarımın gönderdiği, Kız Kulesi ve Boğaz Köprüsü manzaralı posta kartlarına bakıp hayaller kuruyordum. Okyanus gibi bir şehir. İçinde kaybolabileceğim, kimsenin kimseyi tanımadığı,sırf bir kız öptü diye kimsenin kimseyi yargılamadığı bir yer.
Yetenek sınavını kazandığımda, aile ikiye bölündü: “Bu çocuk giderse ne olacak?” diyenler ve “Gitsin de anyayı konyayı görsün” diyenler.
Ben gittim.
Cebimde kaymakamlık bütçesinden üniversiteyi kazananlara harçlık diye sıkıştırılan birkaç kuruş, sırtımda bir çanta, içimde koskoca bir şehir hayaliyle…
Ve işte hikâyem, o ilk kaçışın ardından başlıyor.
On yedisine varmadan İstanbul’a geldim.
Şehir dediğin şey, kalabalık bir yalnızlıkmış meğer.
İnsanların omuz omuza yürüdüğü ama kimsenin kimseye değmediği bir boşluk.
Sokaklarda yattım.
Aç kaldım.
Gitme diyenlerin,
Dedikleri çıkmış Anya’yı da Konya’yı da görmüştüm,
Ama hayallerimden de vazgeçmedim.
Geri dönemezdim artık.
Güzel Sanatlar Fakültesi…
Benim sığınağım, benim direnişim.
Ama orada da başka bir uçurum vardı.
Onlar arabalarla geliyordu.
Ben ise bir kalem bulmanın hesabını yapıyordum.
Onların boyaları markaydı, benimkiler hayaldi.
Bu iş böyle gitmez dedim, gidemezdi de.
O okul ne ilk direnişim idi,nede ilk yenilgim olacaktı.
Bir gün gazetede bir ilan gördüm:
“Resim yeteneği olan eleman aranıyor.”
Bir umut…
Belki de son umut.
Bir haftadır yıkanmamıştım.
Saçlarım darmadağınık, gözlerim uykusuzluktan yanıyordu.
Ama içimde hâlâ sönmemiş bir kıvılcım vardı.
Şirketin önünde durdum,
Kapıyı çaldım.
Ve o kapı…
Hayatımın yönünü değiştirdi.
Kapıyı bir kadın açtı.
Hayat bazen bir insan suretinde çıkar karşına.
Ve o an, geçmişin bütün karanlığı bir anlığına geri çekilir.
Saçları sarı ve lüle lüleydi.
Gözleri yemyeşil…
Ama asıl dikkat çeken, yüzüne sinmiş o tarif edilmez dengeydi:
Masumiyetle zekânın birbirine dokunduğu bir ahenk.
Ve kokusu…
Menekşeyi andırıyordu ama değildi.
Daha derin, daha egzotik …
Sanki bir hatıranın kokusu gibi.
Bana normalden daha uzun baktı.
Muhtemelen en doğru soruyu nasıl soracağını düşündü.
O bakışta acıma yoktu.
Bu devasa şehire ayak bastığımdan beri ilk defa biri bana başka bir ülkeden savaştan kaçmış mülteci gibi yukarıdan bakmıyordu.
İlk defa biri beni “eksik” görmüyordu.
Şefkati vardı ama gururumu incitmiyordu.
İlgisi vardı ama merhamet gibi hissettirmiyordu.
Beni biraz süzdükten sonra,
“Buyurun beyefendi, kimi aramıştınız?” dedi.
Muhtemelen o kısacık zaman diliminde,en doğru hitap bu diye düşündü,çünkü en ufak yanlış bir tavırla karşılaştığımda arkamı dönüp gidecek biri olduğumu sezdi.
Sesinde bir zarafet, bir ölçü…
Ben de aynı dengede cevap verdim:
“İş ilanınız için geldim.”
Adı Yeşim’di.
Ve o an bilmiyordum ama…
Benim kaderimin iplikleri, onun adını taşıyan bir yerde örülecekti.
Beni içeri aldı.
Ön girişte geniş bir bekleme lobisi…
Temiz, düzenli, sakin.
“Çay mı, kahve mi istersiniz?” diye sordu.
Açlığım boğazıma düğümlendi.
Ama insan bazen açlığını bile saklamak zorunda kalır.
“Çay,” dedim.
Çayın yanında gelecek iki şekeri hesap etmiştim.
Ama o…
Bir tabak kurabiye de göndermişti.
İşte o an…
Asaletin ne olduğunu anladım.
Açtım.
Çok açtım.
Ama hepsini yemedim.
Çünkü bu bir yarıştı artık.
Onurun, açlığa karşı verdiği sessiz bir mücadele.
O da tekrar lobiye gelince fark etti.
Ve o an, aramızda görünmeyen bir anlaşma yapıldı:
Ben düşmeyecektim…
O da beni düşürmeyecekti.
Kalan kurabiye tabağını hafifçe kenara ittiğimi görünce,
Telefonu kaldırdı.
“Mahmut Bey mülakat için hazır,” dedi.
İçeri girdim.
Bir adam… Mete Bey.
Ama o an odadaki en güçlü kişi o değildi.
Yeşim Hanım da yanımıza geldi.
Ve kader, üç kişi arasında sessizce oturdu.
Sorular başladı.
Ama asıl cevapları kalbim veriyordu.
Aslında öğrenci olduğumu, ama gittiğim okula yetecek kadar imkânımın olmadığını, bulursam part-time, bulamazsam okulu bırakıp full-time bir işe başlamak istediğimi, bu işi çok istediğimi bir çırpıda anlattım.
Mülakat kısa sürdü.
Mete Bey “Nerelisiniz?” diye soracak oldu.
Bu soru o dönemler geldiğim diyardan gelenlerin cevap vereceği en zor soruydu.
Ben tam cevap verecekken, Yeşim Hanım araya girdi:
“Boş verin nereli olduğunu…
Bir çizim verin. Yetenekliyse alalım bu yakışıklıyı,” dedi.
İşte o an…
Biri beni geçmişimden kurtardı.
Bir kâğıt verdiler.
Bir kalem.
Ve ben…
O kâğıda sadece bir çizim yapmadım.
Hayatta kalma isteğimi çizdim.
Açlığımı, yalnızlığımı, öfkemi…
Ve belki de en çok… umudumu.
Çizim bitti.
Yeşim Hanım aldı.
Baktı.
Ve bir cümleyle hayatımı değiştirdi:
“Tamam… Maaş beklentiniz nedir?”
Dilim kurudu.
“İçimden yüz elli geçirip, yüz bin…” dedim. (Eski parayla, asgari ücret.)
O gülümsedi.
“İki yüz çok değil mi?” dedi.
“Başlangıç için yüz ellide anlaşalım.”
O an anladım…
Bazı insanlar sadece iyi değildir.
Adildir.
Mete Bey aslında kızmak isterken,vazgeçip güldü:
“Kız kardeşim bir melektir,”
“Yarın gel, başla delikanlı,”dedi.
Yarın…
Ne kadar uzak bir kelimeydi o an.
Çünkü benim…
Yarın dönmek için gidecek bir yerim yoktu.
Ve insan bazen en çok, başlayacak yeni
bir hayata en yakın olduğunu hissettiğinde çaresiz kalır…
Kapıya doğru yürüdüm.
Adımlarım ağırdı ama içimde tuhaf bir hafiflik vardı.
“Teşekkür ederim,” dedim.
Bu iki kelime, yıllardır içimde biriken minnetin en sade hâliydi.
Tam kapıdan çıkacakken arkamdan sesi geldi:
“Mahmut Bey… bir dakika bekler misiniz?”
Durmak bazen gitmekten daha zordur.
Ama durdum.
İki dakika…
İnsan hayatında bazı iki dakikalar vardır; bir ömre denk düşer.
Elinde bir zarfla geri geldi.
Yüzünde yine o ölçülü tebessüm… ne fazla, ne eksik.
“Bizim şirketin politikasıdır,” dedi,
“iş başvurusuna gelen herkese—ister işe alalım ister almayalım—bir zarf veririz.”
Zarfı uzattı.
Elimdeki zarf aslında o an sadece bir zarf değil…
O gece dışarıda yatmayacağıma dair bir umut tuttum.
“Teşekkür ederim,” dedim tekrar.
Bu kez sesim biraz daha kısıktı.
Çünkü insan, iyiliğin karşısında çoğu zaman kelimesiz kalır.
Kapıdan çıktım.
Merdivenleri inerken,
Her adımda içimde bir şey geri dönüp bakmak istedi.
“Yapma,” dedim kendime,
“bakma…”
İstemsizce geriye dönüp baktım.
Kapı hâlâ açıktı.
Ve o bir kez daha dönüp bakacağımdan emin oradaydı.
Bir elinde benim çizimim…
Diğer elinde, zarif parmaklarının arasına çizim için kullandığım kurşun kalem…
Kalemin silgisini hafifçe dişlerinin arasına almış,
sanki bir düşünceyi değil de bir duyguyu tutuyordu.
Bana bakıyordu.
Ama öyle sıradan bir bakış değildi bu—
Bir insanın başka bir insanı gördüğünü gerçekten belli eden o nadir bakışlardan…
Gülümsedi.
Sonra…
Hafifçe göz kırptı.
Ne bir söz, ne bir vaat…
Sadece küçük bir işaret:
“Yalnız değilsin.”
Ve kapıyı usulca kapattı.
Caddeye indim.
İş çıkışı saati,
Kalabalık akıyordu.
İnsanlar birbirine çarpıyor ama kimse kimseye değmiyordu.
Ben ise cebimde bir zarfla duruyordum.
Sanki dünya ile arama ince bir perde çekilmişti.
Zarfı açtım.
İçinden eski parayla elli bin lira çıktı.
Ama para değildi asıl mesele…
Küçük, aceleyle yazılmış bir not:
“Çok yeteneklisin.
Şirketimizin senin gibi birine ihtiyacı var.”
Yazı biraz eğikti.
Sanki aceleyle değil de…
Duygular yetişsin diye hızlandırılmıştı.
O an anladım—
Bazen insanı hayata bağlayan şey büyük mucizeler değildir.
Bazen…
Bir kapı aralığı,
Bir çift göz,
Bir tabak kurabiye
Ve bir zarfın içine sıkıştırılmış birkaç cümledir.
Zarfı kapattım.
Göğsüme koydum.
Çünkü bazı şeyler cebinde taşınmaz…
Kalpte taşınır.
Uzun uzun yürüdüm,yürürken gülümsedim,
Ve o gün, ilk defa hissettim:
Hayat beni hiç bir zaman tamamen terk etmeyecekti.
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.