10
Yorum
27
Beğeni
0,0
Puan
524
Okunma


Karanlığın portresi var mıdır, çizilir mi; bu mümkün olsaydı eğer, nasıl resmedilir ve izah edilirdi?
O gece, yastıkla olan kavgasına devam ederken, bunları düşünüyordu. Oysa gözlerini çoktan kapatmıştı. Oysa yorgundu. Derin bir uykuya dalmak ve dünyanın dertlerini unutmak istiyordu. Geceye ve yorgunluğa rağmen, zihni fazlasıyla aktifti. Beyni de, vücudunu koordine edecek kapasitedeydi. Ama nedense, kendini kaotik düşüncelerin gelgitlerinden arındıramıyordu bir türlü.
Sanki bir kuralmış gibi, başını yastığa koyar koymaz, hızla zombiye dönüşen düşünce zinciri, boynuna dolanıyor ve onu, nefessiz bırakmak istiyordu. Oysa o, hayalini kurduğu dünyayı elleri arasında sıkıca tutmak istiyordu.
Seve, hayalindeki dünyayla, mistik bir iletişim içerisindeydi. O dünyanın ritmik melodilerini duyuyor ve büyülenmeye devam ediyordu, ama kendine bile anlatamıyordu.
İnanıyordu ki; hayalindeki dünya da, ona özlem duyuyor ve onu bağrında ağırlamak istiyordu. Ne var ki, gözle görülmeyecek denli soyuttu o dünya. Uzaktı. Ütopikti...
Onun bir tarifi vardı, ama bir kanıtı yoktu Seve’nin ellerinde. Oysa o dünyanın yemyeşil ovaları, şiir gibi akan ırmakları vardı. Sanatın rengarenk kollarına kucak açıyor ve özgürlüğün öznesini, lirizmin yalınlığını, sırf onun için, kalbinde saklıyordu...
Gözlerini açmadan, yorganı kenara itti ve usulca doğruldu. Yoğun düşünceleri kaybolur gibi oldu o an. Hareketsiz oturdu bir süre. Sanki aklına bir şey gelmişti, ama mecali yoktu o şeyin peşine düşmeye. Üstelik, onun ne olduğunu irdelemeye vakti de yoktu.
Serin bir esinti, çıplak bacaklarını ve sırtını yaladı. İstemsiz bir dinginlik hissetti bedeninde. Ayak parmaklarını mütemadiyen kıpırdatırken, topuğu yerdeki terliklere değdi. Karanlığa rağmen, kırmızı terliklerin yeri değişmemişti hafızasında. Ayak parmaklarının yardımıyla, onları giymeyi başardı.
Az sonra, gözlerini güvenle açınca, kuşatan karanlığın gerçekliğiyle karşı karşıya geldi. Gözlerini kırpıştırdı. Karanlık, arsız bir düşmanı temsil ediyordu saki. Ve sanki Seve, onunla büsbütün gözgöze olduğundan, kaçması mümkün olmayacaktı. Kendince mantıklı bir karar almalıydı: düşüncelerinin, karanlıkla polemiğe girmesine izin vermemeliydi. Kısacası, karanlığa biat edecekti...
Yataktan kalktı. Usul usul değil, aniden kalktı Seve. Dimdik durdu. Boyu uzamıştı sanki ve dipsiz bir boşlukta, çıplak bir sap gibiydi oracıkta. Bu his onu, ne endişelendirdi, ne de şaşırttı aslında; çünkü bunu, daha önce de duyumsamıştı. Ve o an, neden uçtuğunu bilmeyen bir astronot gibiydi uzay boşluğunda.
Gecenin o saatinde, sıcacık yataktan neden kalktığını anlamlandıramadığı gibi, hatırlamıyordu da. Bu karmaşık süreçten ruhu jet hızıyla geçerken, ne kadar zaman geçmişti? Saaat kaçtı, bilmiyordu. Kendi sorularına cevapsız kalmaktan utanıyordu, ama allahtan, karanlık kör ve sağır olduğundan, anlamıyordu...
Kafasının içindeki kaos yetmiyormuş gibi, bir karşı argüman aradı düşmanına karşı, ama başaramadı Seve; çünkü, şeytani bir sürü düşünce, onun varlığına meydan okuyor ve ”aykırı” bir düşünce üretmeye kalkışması halinde en karanlık okyanusa fırlatmakla tehdit ediyordu onu. Nasılsa güçlü onlardı; nasılsa arkalarında karanlık vardı.
Seve, düşünce labirentinde, büsbütün tehdit altındaki varlığını duvarlara çarpmamak için, kollarını siper olarak, öne doğru uzattı. Yürümeye başladı. El parmakları ona klavuzluk ederken havada, bir sazın perdelerini arar gibi dans ediyordu. Parke üzerinde süren ayakları ses çıkardıkça, irite oldu; çünkü, alttaki komşusunu, kızdırmaya niyeti yoktu.
Bir şeye çarpmadan koridoru nihayet aştı. Salona girdiğinde, jaluziden süzülen ışığın dinginliği, ona güven vermeye yettiği gibi, artık bir şeye çarpma korkusu da tamamen yok oldu. Gıcırtılı balkon kapısını açtı. Etrafına baktı. İnsanlık uyuyordu. Şehrin ışkları sönüktü.
Isıran soğuk hava, çıplak tenini bıçak gibi yardı ve ciğerlerine saplandı. Seve ürperdi, ama başka da bir reaksiyon göstermedi. Balkon korkuluğuna yaklaştı iyice ve buz gibi demiri iki eliyle kavradı. Sanki bir sınavdan geçmesi, bir zorluğa kanıtlaması gerekiyordu. Ve sanki eli cetvelli, kel bir öğretmen, onun başında dikilmiş ve çözemediği matamatik problemini, ondan çözmesini bekliyordu. Oysa Seve, sevmediği problemi çözmekten ziyade, öğretmenin ikide bir burun deliklerine musallat sümüklü parmaklarının, siyah önlüğüne dokunmaması için çaba harcıyordu.
Başını gökyüzüne kaldırdı yeniden. Hava eksi derecenin sınırında olmalıydı. Ayazdı. Koyu lacivert gökyüzü, mistik bir uzaklığa sahipti ve parlayan yıldızlarla doluydu. Seve’nin aldığı derin nefes, buharıyla havaya karışıyordu. Soğuktan titrediği halde, yıldızların çekiciliğinden ve gizeminden, alamıyordu kendisini.
Aşağıdaki ormandan gelen hışırtılardan, yalnız olmadığını anlayınca, kendine güveni arttı Seve’nin. Ama biliyordu; bu ses, kuşlardan gelmiyordu. Onlar bu saatte, derin uykuda olurdu. Ya tilkiden ya da ceylan familyasıydı bu uykusuzlar. Başının döneceğini bildiğinden, eğilip aşağıya bakmamakta direndi.
Titremesi arttı Seve’nin. Ne var ki, doğanın muhteşem panoramasına doymak bilmiyorrdu. Birdenbire balkonu terketti. Salonun karanlığında kayboldu. Yine birdenbire, battaniyeye sarılmış olarak geri döndü. Bu kez korkusuzca korkuluğa yaslandı. Bakışları yine yukarıda, yıldızların arasın dolaştı. Ansızın bir yıldız kaydı. Büyülendi. Kocaman gülümsediğinde, ruhunu karartan düşüncelerden de, eser kalmadı.
Bir dilek mi tutsaydı? Dileklere inanmalı mıydı?
Aşağıda, aşina olduğu böğürtüler ve hareketlilik yoğunlaştı. Gece sabaha evrilmek üzereydi. Bu kez merakını frenleyemedi Seve. Eğildi. Sanki korkunun yerini tarifsiz bir cesaret almıştı.
Karanlığa alışan gözleri, tahminlerini doğruladı. Evet, onlardı: ceylanların üçü de gözlerinin önündeydi şimdi. Bunlar, gündüz yürürken, sık sık karşılaştığı familyaydı. Bir büyük, iki de küçük...
H.K. 2026 Sthlm
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.