0
Yorum
1
Beğeni
5,0
Puan
124
Okunma

Mehmet usta kırk yıl ayakkabı tamir etti. Aynı tezgah, aynı tabure, aynı pencere. Sokak sabahın erken saatinde nasıl uyanırsa, Mehmet usta da öyle uyanırdı, beraber açılırlardı güne, beraber kalkarlardı. Dükkânın camı buğuluydu, yılların nefesiyle buğulanmıştı, silinse de o soluk kalırdı içinde bir yerde. Mehmet usta silmezdi zaten. Silmeye gerek duymamıştı hiç.
Pencereden her gün aynı sokak görünürdü. Manav Halil’in kasaları sabah beşte kaldırıma çıkardı, portakallar önce, elmalar sonra, domatesleri en sona koyardı çünkü domates ezilirdi, bunu bilirdi. Berber Niyazi öğle vakti kepengini yarım çekerdi, içeride uyukladığını herkes bilirdi, kimse söylemezdi. Karşı apartmanın ikinci katındaki kadın her sabah sekizde çiçeklerini sulardı, önce sardunyalar, sonra sardunya değil de ne olduğunu bilmediği o mor çiçekler. Kaldırımın köşesinde bir çukur vardı, yağmur yağınca su birikir, çocuklar oraya bassın diye uzaktan gelirdi. Mehmet usta bunların hepsini bilirdi.
Bilmek ile görmek arasındaki farkı bilmiyordu henüz.
Bir salı sabahı Halil’in kasaları çıkmadı. Mehmet usta fark etmedi. Çarşamba da çıkmadı. Perşembe öğleden sonra çırak Veli geldi, dükkânı açtılar, iş başladı. Akşama doğru Veli seslendi, usta Halil abi hastaneye kaldırılmış duydum, kalp dedi. Mehmet usta elindeki ayakkabıyı bıraktı. Kaç gündür, dedi. Veli düşündü, pazartesinden beri dedi.
Üç gün.
Üç gündür Halil’in kasaları çıkmıyordu, üç gündür kepenkler kapalıydı, Mehmet usta her sabah o pencereden bakmış, hiçbir şey görmemişti.
O gece eve erkenden döndü. Karısı mutfaktaydı, soğan kavuruyordu, kokusu merdivene kadar çıkmıştı. Mehmet usta kapıyı açtı, ayakkabılarını çıkardı, doğruca masaya oturdu. Karısının sırtına baktı. Karısı dönmedi, kaşığı çevirdi, tencereyi karıştırdı.
Mehmet usta baktı.
Karısının saçları ağarmıştı, bu bildiği bir şeydi. Ama o akşam gördü, gerçekten gördü, saçların nasıl ağardığını, hangi tellerden başladığını, şakaklardan mı yoksa tepeden mi önce döndüğünü. Elleri küçülmüştü, eklemleri irileşmişti, bu eller kırk yıl önce başka ellerdi, o elleri tutmuştu bir zamanlar, şimdi bu eller de onun elleri gibi yıpranmıştı, aynı işten değil ama aynı zamandan, aynı yıllardan.
Zeynep, dedi.
Karısı döndü, hayattır bana adımla seslenmemiştin dedi, gözleri şaşkındı.
Otur biraz, dedi Mehmet usta.
Yemek yanacak.
Yanmasın.
Karısı ateşi kıstı, geldi, karşısına oturdu. İki eliyle önündeki boş bardağı tuttu, bekledi.
Halil hastaneye düşmüş, dedi Mehmet usta.
Duydum, dedi karısı. Komşular söyledi.
Ben duymadım. Üç gün geçti, ben duymadım.
Karısı bir şey demedi.
Mehmet usta devam etti, sesi düzdü, kırılmadı, sadece içinde bir yorgunluk vardı, taşınmış ama varılamamış bir yolun yorgunluğu gibi. Kırk yıldır o pencereden bakıyorum, dedi. Her şeyi biliyorum sanıyordum. Halil’in kasalarını, Niyazi’nin uyuklamasını, yukarıdaki kadının çiçeklerini. Bilmek bu değilmiş meğer. Bilmek başka şeymiş, görmek başka.
Karısı ellerini masaya koydu, parmak uçları Mehmet usta’nın ellerine değdi, tam değmedi, yakın durdu.
Sen hep böylesin, dedi. Anlarsın ama geç anlarsın. Bu senin huyun.
Mehmet usta güldü. Kırk yıl geç, dedi.
Değil, dedi karısı. Zamanında.
O gece oğlu da geldi, kısa bir uğrayış, yiyip gidecekti. Mehmet usta oğlunun yüzüne baktı, uzun uzun baktı. Oğlu büyümüştü, ne zaman büyümüştü bilmiyordu. Çocukken alnı masaya güçlükle yetişirdi, şimdi kendisiyle aynı boyda oturuyordu karşısında. Çenesi sertleşmişti, bakışları ağırlaşmıştı, bu bakışların içinde bir şeyler taşıyordu, ne taşıdığını sormamıştı hiç.
Nasılsın, dedi Mehmet usta.
Oğlu şaşırdı. İyi, dedi, sen nasılsın.
Soruyorum işte, dedi Mehmet usta. Nasılsın, ne var ne yok.
Oğlu bir süre baktı babasına. Sonra konuştu. Az konuştu, ama konuştu. İşten bahsetti, bir sıkıntıdan bahsetti, geçer dedi ama sesi geçmez gibiydi. Mehmet usta dinledi. Araya girmedi, çözüm sunmadı, sadece dinledi. Bu da ilk defa oluyordu.
Oğlu giderken kapıda durdu. Baba iyi misin gerçekten, dedi.
İyiyim, dedi Mehmet usta. Biraz geç iyiyim ama iyiyim.
Oğlu anlamadı, güldü, gitti.
Yatmadan önce Mehmet usta pencereye gitti. Sokak karanlıktı, lambalar yanıyordu, kaldırımın köşesindeki çukur gece de oradaydı, sabah yağmur yağmıştı, su birikmiş olmalıydı, göremiyordu ama biliyordu. Yarın sabah Halil’i soracaktı, belki hastaneye gidecekti, meyvesini götürecekti, ne sever diye de sormamıştı hiç ama portakal götürecekti, portakal iyi gelir.
Karısı seslendi yataktan, gelmiyor musun.
Geliyorum, dedi Mehmet usta.
Ama bir süre daha durdu. Sokağa baktı. Lambaların ışığı kaldırımda titiriyordu, rüzgar vardı, yapraklar yoktu ama rüzgar vardı, nereden geldiği belli değildi. Bir kedi geçti, durmadan geçti, gölge gibi.
Mehmet usta kırk yıldır bu sokağa bakmıştı.
O gece ilk defa gördü.
Işığı kapattı, uzandı, tavana baktı. Karısı uyumuştu, nefes alıp veriyordu, sırtı ona dönüktü. Bu sırtı kırk yıldır yanında taşımıştı. Taşımak ile görmek de aynı şey değildi demek.
Gözlerini yumdu.
Uyumadan önce aklından bir şey geçti, küçük bir şey, ama içinde kaldı. Yarın sabah dükkânı açarken Veli’ye soracaktı, yedi yıldır yanında çalışıyordu, ne yer ne içer, annesi babası var mı, nereli, bunların hiçbirini bilmiyordu.
Bilmek bu değilmiş.
Görmek buymuş.
Turgay Kurtuluş
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.